Serinin 3. ve son kitabını okumam biraz fazla zaman alsada bitirdim nihayet. Sedanın kulakları çınlasın:) Ama dediği kadar varmış gerçektende. Serinin en iyi kitabıydı desem Millenium III için belkide çok abartmış olmam. Gerçi aslı biraz mırın kırın ediyordu okurken ama ben çok beğendim yinede.
Uzun bir kitap, yaklaşık 850 sayfa. Ama neredeyse hiç boş sayfası yok. Her anı dolu dolu ve heyecan bir an bile düşmüyor hikayede. Diğer 2 kitap gibi bu da mükemmel şekilde kurgulanmış ve her ayrıntı ince ince belirtilmişti. Yazarın en büyün özelliği zaten bu araştırmacı ve detaycı tarafı.
Kahvenin yine dibine vurdular bu kitaptada. Dibini görmeyen sevdiğini görmesin hesabı:)
Seriyi hiç okumayanlar için zaten konusunu anlatmam pek bir anlam ifade etmez. İlk 2 kitabı okuyup bunu bekletenler içinse sakıncalı olabilir! Çünkü kitap 2. nin kaldığı yerden başlayıp son sürat devam ediyor.
Kitabın sonunuda çok güzel bağlamış Larsson. Hiç bir soru işareti kalmıyor aklınızda. Ve bir sonraki kitaba devretmeyi düşünerek ucunu açık bırakmamış..
Lisbeth'i bir daha okuyamayacak olmak gerçektende üzüyor insanı. Filmleri de fena olmasa da kitap kadar tat vermiyor malesef.
HOŞÇAKAL LISBETH SALANDER ...
Stieg Larsson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Stieg Larsson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Nisan 2011 Pazartesi
12 Ocak 2011 Çarşamba
ATEŞLE OYNAYAN KIZ
Kitabın bende bıraktığı derin etki şudur ki; sürekli kahve suyu koyup sandviç hazırlamak istiyorum.)
Stieg Larsson'un yazdığı serinin ikinci kitabı 'Ateşle Oynayan Kız' aynı ilk kitabın karakteristiğini taşımakla beraber, kesinlikle ilkinden daha heyecanlı. Ama bu heyecanı yakalamak için aşmanız gereken 230 sayfalık bir engel var. İlk romanda böyleydi ama bu biraz daha fazla gibi geldi bana. Yani, Larsson bu ilk bölümde kitabın bir nevi temelini atıyor. Ve bütün olayları bu temel üzerinde geliştiriyor. Kitap belkide bu yüzden bu kadar güzel, temeli sağlam, 230 sayfa.) Bu bölümleri, detayları anlamaya çalışarak ve lisbeth'in yeni aldığı evi dekore etmesini takip ederek geçiriyoruz. İşin kaymağını ise 230 dan sonra yemeğe başlıyoruz. Hikaye inanılmaz alevleniyor, ve kitap bitene kadar da hiç temposunu düşürmüyor. Şöyle bir örnek vereyim; ilk 230 sayfayı yaklaşık iki haftada (arada başka kitap okuyup bitirdim bundan bayılınca) ittir ittir okudum, ama kalan 450 sayfayı ise 2 günde okudum. Gerçekten inanılmazdı, müthiş heyecanlı, tempolu.. Kitap resmen elime yapıştı, bırakamadım.. Ve rahmetlinin (larsson) olayları, detayları nasıl temiz organize ettiğini, hikayenin mantığını, düzenini görünce gerçekten hayran kaldım.Sadece yazar değil aynı zamanda da çok iyi bir araştırmacı. Olaylardaki teknik detaylar çok çarpıcıydı.
---BUNDAN SONRASI AĞIR SPOILER İÇEREBİLİR!!---
Gereksiz bir detay gibi görünse de, bende matematikçi olduğumdan dikkatimi çekti, yazmadan edemedim.) Kitabın ilk sayfalarında bir denklem tanımı,özelliği verilmiş. ''Denklemler, bilinmeyenlerinin en yüksek katsayılarına göre sınıflandırılır (derecelendirilir)'' diye yazılmış. Ancak bu pek doğru görünmüyor. Çünkü denklemler, bilinmeyenlerinin en büyük üslerine göre derecelendirilir, katsayılarına göre değil! Bilinmeyenlerin katsayıları, onlarla çarpım durumunda olan sabit sayılardır ve denklem üzerinde her hangi bir karakteristik etkiye sahip değillerdir. Eveet, sıkıcı bilgiler bu kadardı.) Ben yazarın bu kadar bariz bir hata yapacağına inanmadığımdan, bunun dilimize çeviri yapılırken oluşan bir dil uyuşmazlığından kaynaklandığını düşünüyorum..
Bu kitabı bitirdiğim de yazarın öldüğüne daha çok üzüldüm. Çünkü ömrü, 16 kitaplık bir seri olarak planladığı projesinin sadece 3 kitabına yetti ve bizleri bu heyecan dolu serüvenlerden, hayatlardan, garip kişiliklerden, Mikael'den, Lisbeth'den, dünyanın bir ucundaki ülke İsveç'den ve kahve ile sandviçden mahrum bıraktı....
Okurken dikkatimi çeken bir şey oldu ve çok sinir oldum. Sürekli Lisbeth le ilgili büyük felaket diye bir olaydan bahsediliyor ve yazar bunu sır gibi kitabın sonuna saklıyordu. Ama ben en başından beri büyük felaketin ne olduğunu biliyordum! Çünkü serinin ilk kitabının filmini izlemiştim. Ve o filmde sanki çok gerekliymiş gibi Lisbeth'in çocukluğundan 10 saniyelik bir görüntü vardı. Evet, büyük felaketin ta kendisi! Larsson bu olayı bu kadar saklarken, ne ilk ne de ikinci kitapta (sonu hariç) bahsetmezken ve ikinci kitabın finalini bu olay üzerine şekillendirmişken, filmin yapımcılarının yaptığı büyük ahmaklık, yazara ve okuyucuya büyük saygısızlık!!! Okurken daha Zala'nın ismini duyar duymaz o görüntü belirdi aklımda, lisbeth'in arabada yaktığı adamın sahnesi. Bir de Zala'nın gizeminden ve kimsenin onu görmediğinden bahsedildiğinde yanan adamın o olduğunu anladım hemen..
Kitap çok heyecanlı bir yerde bitti. Mikael; tren bozulup, kiralık araba arayıp, harita bulamayıp, yalnış yola sapıp, sarışın devi bağlayıp gelene kadar Lisbeth hakkın rahmetine kavuştu.) Bakalım neler olacak, devamı 3. ve son kitapta......
Stieg Larsson'un yazdığı serinin ikinci kitabı 'Ateşle Oynayan Kız' aynı ilk kitabın karakteristiğini taşımakla beraber, kesinlikle ilkinden daha heyecanlı. Ama bu heyecanı yakalamak için aşmanız gereken 230 sayfalık bir engel var. İlk romanda böyleydi ama bu biraz daha fazla gibi geldi bana. Yani, Larsson bu ilk bölümde kitabın bir nevi temelini atıyor. Ve bütün olayları bu temel üzerinde geliştiriyor. Kitap belkide bu yüzden bu kadar güzel, temeli sağlam, 230 sayfa.) Bu bölümleri, detayları anlamaya çalışarak ve lisbeth'in yeni aldığı evi dekore etmesini takip ederek geçiriyoruz. İşin kaymağını ise 230 dan sonra yemeğe başlıyoruz. Hikaye inanılmaz alevleniyor, ve kitap bitene kadar da hiç temposunu düşürmüyor. Şöyle bir örnek vereyim; ilk 230 sayfayı yaklaşık iki haftada (arada başka kitap okuyup bitirdim bundan bayılınca) ittir ittir okudum, ama kalan 450 sayfayı ise 2 günde okudum. Gerçekten inanılmazdı, müthiş heyecanlı, tempolu.. Kitap resmen elime yapıştı, bırakamadım.. Ve rahmetlinin (larsson) olayları, detayları nasıl temiz organize ettiğini, hikayenin mantığını, düzenini görünce gerçekten hayran kaldım.Sadece yazar değil aynı zamanda da çok iyi bir araştırmacı. Olaylardaki teknik detaylar çok çarpıcıydı.
---BUNDAN SONRASI AĞIR SPOILER İÇEREBİLİR!!---
Gereksiz bir detay gibi görünse de, bende matematikçi olduğumdan dikkatimi çekti, yazmadan edemedim.) Kitabın ilk sayfalarında bir denklem tanımı,özelliği verilmiş. ''Denklemler, bilinmeyenlerinin en yüksek katsayılarına göre sınıflandırılır (derecelendirilir)'' diye yazılmış. Ancak bu pek doğru görünmüyor. Çünkü denklemler, bilinmeyenlerinin en büyük üslerine göre derecelendirilir, katsayılarına göre değil! Bilinmeyenlerin katsayıları, onlarla çarpım durumunda olan sabit sayılardır ve denklem üzerinde her hangi bir karakteristik etkiye sahip değillerdir. Eveet, sıkıcı bilgiler bu kadardı.) Ben yazarın bu kadar bariz bir hata yapacağına inanmadığımdan, bunun dilimize çeviri yapılırken oluşan bir dil uyuşmazlığından kaynaklandığını düşünüyorum..
Bu kitabı bitirdiğim de yazarın öldüğüne daha çok üzüldüm. Çünkü ömrü, 16 kitaplık bir seri olarak planladığı projesinin sadece 3 kitabına yetti ve bizleri bu heyecan dolu serüvenlerden, hayatlardan, garip kişiliklerden, Mikael'den, Lisbeth'den, dünyanın bir ucundaki ülke İsveç'den ve kahve ile sandviçden mahrum bıraktı....
Okurken dikkatimi çeken bir şey oldu ve çok sinir oldum. Sürekli Lisbeth le ilgili büyük felaket diye bir olaydan bahsediliyor ve yazar bunu sır gibi kitabın sonuna saklıyordu. Ama ben en başından beri büyük felaketin ne olduğunu biliyordum! Çünkü serinin ilk kitabının filmini izlemiştim. Ve o filmde sanki çok gerekliymiş gibi Lisbeth'in çocukluğundan 10 saniyelik bir görüntü vardı. Evet, büyük felaketin ta kendisi! Larsson bu olayı bu kadar saklarken, ne ilk ne de ikinci kitapta (sonu hariç) bahsetmezken ve ikinci kitabın finalini bu olay üzerine şekillendirmişken, filmin yapımcılarının yaptığı büyük ahmaklık, yazara ve okuyucuya büyük saygısızlık!!! Okurken daha Zala'nın ismini duyar duymaz o görüntü belirdi aklımda, lisbeth'in arabada yaktığı adamın sahnesi. Bir de Zala'nın gizeminden ve kimsenin onu görmediğinden bahsedildiğinde yanan adamın o olduğunu anladım hemen..
Kitap çok heyecanlı bir yerde bitti. Mikael; tren bozulup, kiralık araba arayıp, harita bulamayıp, yalnış yola sapıp, sarışın devi bağlayıp gelene kadar Lisbeth hakkın rahmetine kavuştu.) Bakalım neler olacak, devamı 3. ve son kitapta......
Etiketler:
ateşle oynayan kız,
Blomkvist,
Lisbeth,
Stieg Larsson
23 Aralık 2010 Perşembe
EJDERHA DÖVMELİ KIZ - the girl with the dragon tattoo
Stieg Larsson un yazdığı, serinin ilk kitabı Millennium I oldukça uzun bir roman. Yaklaşık 650 sayfa..
Kitapta bazı bilinmesi zor terimlerin özel günlerin adları geçiyor..Ben bunların sayfaların altına minik paraflar atılarak açıklanmasını beklerdim..
Hikayede bir değil iki tane kahraman var. Biri Mikael biride Lisbeth. Mikael kitaba adını veren lisbeth den daha çok konu sahibi. Hatta İlk 300 - 350 sayfa Lisbethden oldukça az bahsedilmiş.
Bana göre kitap gereğinden fazla uzun. Çünkü yazar çok fazla ayrıntıya girmiş, çok fazla teknik detay vermiş. Bunlar hikayeyi sıkıcımı yapıyor derseniz, hayır derim. Tamam sıkıcı bir kitap asla değil ama bu teknik detaylama özellikle kitabın ilk yarısını biraz ağırlaştırmış. Sıkıntısız okunuyor ama su gibide akmıyor.
Son 250- 300 sayfada ise hem lisbeth biraz daha işlerin içine giriyor hemde hareket, heyacan daha artıyor.Sanki o kitabın ilk yarısındaki durağanlık, meyvesini veriyor ve sizi mükafatlandırıyor. Kitabın sonları bilinmeyenlerin de yavaş yavaş aydınlanması ile müthiş bir heyecan kasırgasına dönüşüyor ve kitaba yapışıp kalıyorsunuz, çünkü hiç bir şey tahmin edildiği gibi çıkmıyor, her an şaşırtmaya devam ediyor kitap sizi.
Aslında dikkatli bakıldığında kitap tek bir hikayeden oluşmuyor. Bir kaç tane az yada çok birbirine bağlı olayın çoklu anlatımı söz konusu. Ama yazar bu olayları o kadar iyi harmanlamış ve zamanlamalarını da o kadar iyi ayarlamış ki, siz hepsini bir bütün gibi okuyorsunuz. Kitabın konusunu falan yazmıyorum, bir anlam ifade etmez.. Okuyup görmeniz gerekli. Ama çok şaşıracağınızı garanti edebilirim.
Birde şu dikkatimi çekti; yav bu isveçliler ne kadar çok kahve içiyorlar böyle. Kişi başı herhalde günde 100 fincan falan içiyorlardır. Özellikle de Mikael.. Adam sabit durduğu her an ya kahve içiyor yada kahve suyu koyuyor .)
Kitapta bazı bilinmesi zor terimlerin özel günlerin adları geçiyor..Ben bunların sayfaların altına minik paraflar atılarak açıklanmasını beklerdim..
Hikayede bir değil iki tane kahraman var. Biri Mikael biride Lisbeth. Mikael kitaba adını veren lisbeth den daha çok konu sahibi. Hatta İlk 300 - 350 sayfa Lisbethden oldukça az bahsedilmiş.
Bana göre kitap gereğinden fazla uzun. Çünkü yazar çok fazla ayrıntıya girmiş, çok fazla teknik detay vermiş. Bunlar hikayeyi sıkıcımı yapıyor derseniz, hayır derim. Tamam sıkıcı bir kitap asla değil ama bu teknik detaylama özellikle kitabın ilk yarısını biraz ağırlaştırmış. Sıkıntısız okunuyor ama su gibide akmıyor.
Son 250- 300 sayfada ise hem lisbeth biraz daha işlerin içine giriyor hemde hareket, heyacan daha artıyor.Sanki o kitabın ilk yarısındaki durağanlık, meyvesini veriyor ve sizi mükafatlandırıyor. Kitabın sonları bilinmeyenlerin de yavaş yavaş aydınlanması ile müthiş bir heyecan kasırgasına dönüşüyor ve kitaba yapışıp kalıyorsunuz, çünkü hiç bir şey tahmin edildiği gibi çıkmıyor, her an şaşırtmaya devam ediyor kitap sizi.
Aslında dikkatli bakıldığında kitap tek bir hikayeden oluşmuyor. Bir kaç tane az yada çok birbirine bağlı olayın çoklu anlatımı söz konusu. Ama yazar bu olayları o kadar iyi harmanlamış ve zamanlamalarını da o kadar iyi ayarlamış ki, siz hepsini bir bütün gibi okuyorsunuz. Kitabın konusunu falan yazmıyorum, bir anlam ifade etmez.. Okuyup görmeniz gerekli. Ama çok şaşıracağınızı garanti edebilirim.
Birde şu dikkatimi çekti; yav bu isveçliler ne kadar çok kahve içiyorlar böyle. Kişi başı herhalde günde 100 fincan falan içiyorlardır. Özellikle de Mikael.. Adam sabit durduğu her an ya kahve içiyor yada kahve suyu koyuyor .)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


