Kitabın bende bıraktığı derin etki şudur ki; sürekli kahve suyu koyup sandviç hazırlamak istiyorum.)
Stieg Larsson'un yazdığı serinin ikinci kitabı 'Ateşle Oynayan Kız' aynı ilk kitabın karakteristiğini taşımakla beraber, kesinlikle ilkinden daha heyecanlı. Ama bu heyecanı yakalamak için aşmanız gereken 230 sayfalık bir engel var. İlk romanda böyleydi ama bu biraz daha fazla gibi geldi bana. Yani, Larsson bu ilk bölümde kitabın bir nevi temelini atıyor. Ve bütün olayları bu temel üzerinde geliştiriyor. Kitap belkide bu yüzden bu kadar güzel, temeli sağlam, 230 sayfa.) Bu bölümleri, detayları anlamaya çalışarak ve lisbeth'in yeni aldığı evi dekore etmesini takip ederek geçiriyoruz. İşin kaymağını ise 230 dan sonra yemeğe başlıyoruz. Hikaye inanılmaz alevleniyor, ve kitap bitene kadar da hiç temposunu düşürmüyor. Şöyle bir örnek vereyim; ilk 230 sayfayı yaklaşık iki haftada (arada başka kitap okuyup bitirdim bundan bayılınca) ittir ittir okudum, ama kalan 450 sayfayı ise 2 günde okudum. Gerçekten inanılmazdı, müthiş heyecanlı, tempolu.. Kitap resmen elime yapıştı, bırakamadım.. Ve rahmetlinin (larsson) olayları, detayları nasıl temiz organize ettiğini, hikayenin mantığını, düzenini görünce gerçekten hayran kaldım.Sadece yazar değil aynı zamanda da çok iyi bir araştırmacı. Olaylardaki teknik detaylar çok çarpıcıydı.
---BUNDAN SONRASI AĞIR SPOILER İÇEREBİLİR!!---
Gereksiz bir detay gibi görünse de, bende matematikçi olduğumdan dikkatimi çekti, yazmadan edemedim.) Kitabın ilk sayfalarında bir denklem tanımı,özelliği verilmiş. ''Denklemler, bilinmeyenlerinin en yüksek katsayılarına göre sınıflandırılır (derecelendirilir)'' diye yazılmış. Ancak bu pek doğru görünmüyor. Çünkü denklemler, bilinmeyenlerinin en büyük üslerine göre derecelendirilir, katsayılarına göre değil! Bilinmeyenlerin katsayıları, onlarla çarpım durumunda olan sabit sayılardır ve denklem üzerinde her hangi bir karakteristik etkiye sahip değillerdir. Eveet, sıkıcı bilgiler bu kadardı.) Ben yazarın bu kadar bariz bir hata yapacağına inanmadığımdan, bunun dilimize çeviri yapılırken oluşan bir dil uyuşmazlığından kaynaklandığını düşünüyorum..
Bu kitabı bitirdiğim de yazarın öldüğüne daha çok üzüldüm. Çünkü ömrü, 16 kitaplık bir seri olarak planladığı projesinin sadece 3 kitabına yetti ve bizleri bu heyecan dolu serüvenlerden, hayatlardan, garip kişiliklerden, Mikael'den, Lisbeth'den, dünyanın bir ucundaki ülke İsveç'den ve kahve ile sandviçden mahrum bıraktı....
Okurken dikkatimi çeken bir şey oldu ve çok sinir oldum. Sürekli Lisbeth le ilgili büyük felaket diye bir olaydan bahsediliyor ve yazar bunu sır gibi kitabın sonuna saklıyordu. Ama ben en başından beri büyük felaketin ne olduğunu biliyordum! Çünkü serinin ilk kitabının filmini izlemiştim. Ve o filmde sanki çok gerekliymiş gibi Lisbeth'in çocukluğundan 10 saniyelik bir görüntü vardı. Evet, büyük felaketin ta kendisi! Larsson bu olayı bu kadar saklarken, ne ilk ne de ikinci kitapta (sonu hariç) bahsetmezken ve ikinci kitabın finalini bu olay üzerine şekillendirmişken, filmin yapımcılarının yaptığı büyük ahmaklık, yazara ve okuyucuya büyük saygısızlık!!! Okurken daha Zala'nın ismini duyar duymaz o görüntü belirdi aklımda, lisbeth'in arabada yaktığı adamın sahnesi. Bir de Zala'nın gizeminden ve kimsenin onu görmediğinden bahsedildiğinde yanan adamın o olduğunu anladım hemen..
Kitap çok heyecanlı bir yerde bitti. Mikael; tren bozulup, kiralık araba arayıp, harita bulamayıp, yalnış yola sapıp, sarışın devi bağlayıp gelene kadar Lisbeth hakkın rahmetine kavuştu.) Bakalım neler olacak, devamı 3. ve son kitapta......
