23 Temmuz 2015 Perşembe
21 Temmuz 2015 Salı
Süleymaniye-Vefa
Ramazan ayında bir iftar daveti için vefaya gittim. Nerdeyse 1 seneye yakın olmuştur herhalde o arka sokaklarda dolanmayalı. Fatih kadın pazarının ordan başladım, unkapanından karşıya geçip Reşat Nuri Güntekin sahnesinden içeri vefaya doğru girdim. Süleymaniyenin arka sokaklarına kadar kısa bir tur yaptım iftar öncesi. Ve tabiki fotoğraflarını çekerek. O kadar büyülü ve tarih kokan sokaklarki resmen yaşadığımı hissettim.Gerçek istanbul işte bu sokaklar. Şu an yaşadığımız megapol değil. Her adımınızda, her sokakta, her yapıda ayrı bir tarih ayrı bir yaşanmışlık olduğunu hissedebilirsiniz buralarda gezinirken. Sanırım beni en çok mutlu eden şey bu tarihi belgelemek, kendi yorumumu katarak fotoğraflarını çekmek. Çünkü bunu yaparken ayrı bir heyecan duyuyorum, tarifi imkansız.. En iyisi ben daha fazla uzatmadan size çekmekten büyük keyif aldığım bu fotoğrafları yayınlayayım ..
DEVAMI GELECEK...
20 Temmuz 2015 Pazartesi
14 Temmuz 2015 Salı
Bilim Bizim Neyimize..
Aşağıda belki daha önce hiç duymadığınız bir bilim kadının hayatından kısa bir kesit okuyacaksınız.Bunu alıntı olarak aktarıyorum. ama öncesinde bende kısa bir şekilde aklımdan geçenleri yazmak istiyorum.
dünyada türk einstein diye anılan Oktay Sinanoğluna bile neler yaptı bu milletin aydın diye geçinen kesimi. bu bilim kadınına bunları yapmışlar çok mu? adam ülkemde çalışmak istiyorum diye türkiyeye döndü de, üniversitede ki odasına telefon hattı bile bağlatmadılar. burda fazla kalıp bizim tekerimize çomak çokmasın diye.ki bu adam kuantum mekaniğinde dünyada söz sahibi bir kaç bilim adamından biriydi. adamı kahrından öldürdüler resmen!
bu millet aramızdan nadir olarak çıkan böyle kıymetli insanları asla haketmiyor.
3. dünya ülkesi olarak kalmaya ve başkalarının yönlendirdiği bu dünyaya boyun eğmeye, taviz vermeye her zaman mecbur kalacağız malesef...
dünyada türk einstein diye anılan Oktay Sinanoğluna bile neler yaptı bu milletin aydın diye geçinen kesimi. bu bilim kadınına bunları yapmışlar çok mu? adam ülkemde çalışmak istiyorum diye türkiyeye döndü de, üniversitede ki odasına telefon hattı bile bağlatmadılar. burda fazla kalıp bizim tekerimize çomak çokmasın diye.ki bu adam kuantum mekaniğinde dünyada söz sahibi bir kaç bilim adamından biriydi. adamı kahrından öldürdüler resmen!
bu millet aramızdan nadir olarak çıkan böyle kıymetli insanları asla haketmiyor.
3. dünya ülkesi olarak kalmaya ve başkalarının yönlendirdiği bu dünyaya boyun eğmeye, taviz vermeye her zaman mecbur kalacağız malesef...
(Alıntıdır)
BİLİM BİZİM NEYİMİZE…
Bugün bir e-posta aldım. Okuyunca donakaldım. Kahroldum. Ağlamakla gülmek arasında uzun zaman bocaladım. Tam büyük mizah ustamız rahmetli Aziz Nesin’lik bir durum. Sonunda sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Durumu özet olarak bilgi ve duygularınıza sunuyorum.
Efendim, Doç.Dr. Neva Çiftçioğlu gerçek bir Türk hanımefendisi. Finlandiya’da doçentlik ünvanını alan ilk yabancı. Kendisi kireçlenmenin müsebbibi olan ve nanobakteri adı verilen mikrobu bulmuş. Bu buluşu nedeniyle dünyanın her yerinden davetler, ödüller almış. 2,5 yıldan beri NASA’da (Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi) çalışan ilk Türk bilimkadını. Önümüzdeki yıllarda da kalp ve böbrek hastalıklarının teşhisine ilişkin, patenti yüzlerce milyon dolar değerinde önemli bir buluşu açıklanacakmış. Buraya kadar çok güzel. Ama Türkiye onu tanımıyor, Türk yetkililerden aldığı tek bir tebrik bile olmamış. Bilim dünyasında ona “Türklüğünden vazgeç, daha çok parla” diye akıl verenlere o inatla “asla” demeye devam ediyor.
Türk olması büyük sorun olmuş. Finlandiya’da Türk olduğu hiç anılmamış. Vatandaşlık başvurusu bile yapmamış ama, onu hep Finli gibi tanıtmışlar dünyaya. Mesela NASA’ya gittiğinde, “NASA’ya giren ilk Finli” diye başlık atmış bir gazete. 1996 da başarılı bilim insanlarının bulunduğu bir törene çağrılmış ; bu törende Türk bayrağının altına gittiğinde onu oradan alıp Finlandiya bayrağının altına almışlar. Çok ağırına gitmiş bu…
1996 yılında Finlandiya Hükûmeti onu buluşunu bilim dünyasına açıklamak üzere ABD’ye göndermiş. New York’ta bulunan dünyanın dört büyük laboratuarından biri olan Cold Spring Harbor Laboratories’e gitmiş. Meğerse Amerikalılar da o dönemde aynı bakteriyi Mars gezegeninde bulmuşlar. Bunun üzerine birlikte Astrobiyoloji Enstitüsü’nü kurmuşlar. Bulduğu bakteriyle ilgili olarak ABD’de kurulan büyük bir firmanın da sahiplerinden biriymiş. Firmanın CEO’su “senin Türk olmandan yoruldum” diyerek kendisine ABD vatandaşlığına geçmesini önermiş. Yanıtı kısa ve öz : ASLA ! Ve ekliyor : Ben milliyetçi olduğumu bilmezdim, ama dışarıda kalınca insan ülkesinde kızdığı şeyleri bile özler hale geliyor…Şaşırıyorlar Amerikalılar. Sana hiç kimse sahip çıkmıyor, sen neden Türk olmakta ısrar ediyorsun ? diye soruyorlar kendisine.
Ankara Tıp Fakültesi’nde asistan iken doktorasını bitirmek üzereymiş. Astım hastalığı hakkında bir tez hazırlamış hocalarına sunmuş. Bölüm başkanı olan hocası tezi herkesin gözü önünde çöpe atmış. O çöpe atılan tezi birkaç yıl sonra tıp dünyasının üç büyük bilimsel dergisinden birinde yayınlanmış. Ankara ona doçentliğini vermediği için Finlandiya’da doçentlik ünvanı alan ilk yabancı olmuş.
Finlandiya’da bakteri çalışmaları yaparken Bilkent Üniversitesi Rektörü ve Genetik Bölümüne başvurarak “gelin bunu birlikte yapalım, patenti Türkiye’ye ait olsun” önerisini yapmış. Gelen yazılı yanıtta “siz galiba iş arıyorsunuz” deyip kabul etmemişler. Hacettepe Tıp Fakültesi de “bu bizi aşar” demiş. Hasrete dayanamayıp Türkiye’ye dönmüş ve Başkent Üniversitesi’nde çalışmaya başlamış. Kendisine mikrobiyoloji kliniğinde 9 ay boyunca dışkı tahlili yaptırmışlar. Sonunda Finlandiya’daki profesörü “sen orada ziyan oluyorsun” diyerek isyan etmiş ve Türkiye’ye onu almaya gelmiş.
Bana yurtdışında “Everest’in tepesine bayrak diken kadın” gözüyle bakıyorlar, ama bugüne kadar hiçbir Türk yetkilisinden tebrik almadım. Sadece bir kişi, nasıl oldu bilmiyorum, İskandinav Tıp Ödülünü kazandığım zaman, Ziraat Bankası eski Genel Müdürü bir tebrik kartı gönderdi ; halâ saklarım diyor bu değerli Türk Bilimkadını…
Yetişmiş beyin gücünün başka diyarlara göçmek zorunda bırakılmadığı, kendi yağımız, kendi şekerimiz ve kendi unumuz ile kendi helvamızı yapabileceğimiz özlediğimiz o Türkiye çooook uzaklarda olmasa gerek...
Durumu özet olarak bilgi ve duygularınıza sunuyorum.
Efendim, Doç.Dr. Neva Çiftçioğlu gerçek bir Türk hanımefendisi. Finlandiya’da doçentlik ünvanını alan ilk yabancı. Kendisi kireçlenmenin müsebbibi olan ve nanobakteri adı verilen mikrobu bulmuş. Bu buluşu nedeniyle dünyanın her yerinden davetler, ödüller almış. 2,5 yıldan beri NASA’da (Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi) çalışan ilk Türk bilimkadını. Önümüzdeki yıllarda da kalp ve böbrek hastalıklarının teşhisine ilişkin, patenti yüzlerce milyon dolar değerinde önemli bir buluşu açıklanacakmış. Buraya kadar çok güzel. Ama Türkiye onu tanımıyor, Türk yetkililerden aldığı tek bir tebrik bile olmamış. Bilim dünyasında ona “Türklüğünden vazgeç, daha çok parla” diye akıl verenlere o inatla “asla” demeye devam ediyor.
Türk olması büyük sorun olmuş. Finlandiya’da Türk olduğu hiç anılmamış. Vatandaşlık başvurusu bile yapmamış ama, onu hep Finli gibi tanıtmışlar dünyaya. Mesela NASA’ya gittiğinde, “NASA’ya giren ilk Finli” diye başlık atmış bir gazete. 1996 da başarılı bilim insanlarının bulunduğu bir törene çağrılmış ; bu törende Türk bayrağının altına gittiğinde onu oradan alıp Finlandiya bayrağının altına almışlar. Çok ağırına gitmiş bu…
1996 yılında Finlandiya Hükûmeti onu buluşunu bilim dünyasına açıklamak üzere ABD’ye göndermiş. New York’ta bulunan dünyanın dört büyük laboratuarından biri olan Cold Spring Harbor Laboratories’e gitmiş. Meğerse Amerikalılar da o dönemde aynı bakteriyi Mars gezegeninde bulmuşlar. Bunun üzerine birlikte Astrobiyoloji Enstitüsü’nü kurmuşlar. Bulduğu bakteriyle ilgili olarak ABD’de kurulan büyük bir firmanın da sahiplerinden biriymiş. Firmanın CEO’su “senin Türk olmandan yoruldum” diyerek kendisine ABD vatandaşlığına geçmesini önermiş. Yanıtı kısa ve öz : ASLA ! Ve ekliyor : Ben milliyetçi olduğumu bilmezdim, ama dışarıda kalınca insan ülkesinde kızdığı şeyleri bile özler hale geliyor…Şaşırıyorlar Amerikalılar. Sana hiç kimse sahip çıkmıyor, sen neden Türk olmakta ısrar ediyorsun ? diye soruyorlar kendisine.
Ankara Tıp Fakültesi’nde asistan iken doktorasını bitirmek üzereymiş. Astım hastalığı hakkında bir tez hazırlamış hocalarına sunmuş. Bölüm başkanı olan hocası tezi herkesin gözü önünde çöpe atmış. O çöpe atılan tezi birkaç yıl sonra tıp dünyasının üç büyük bilimsel dergisinden birinde yayınlanmış. Ankara ona doçentliğini vermediği için Finlandiya’da doçentlik ünvanı alan ilk yabancı olmuş.
Finlandiya’da bakteri çalışmaları yaparken Bilkent Üniversitesi Rektörü ve Genetik Bölümüne başvurarak “gelin bunu birlikte yapalım, patenti Türkiye’ye ait olsun” önerisini yapmış. Gelen yazılı yanıtta “siz galiba iş arıyorsunuz” deyip kabul etmemişler. Hacettepe Tıp Fakültesi de “bu bizi aşar” demiş. Hasrete dayanamayıp Türkiye’ye dönmüş ve Başkent Üniversitesi’nde çalışmaya başlamış. Kendisine mikrobiyoloji kliniğinde 9 ay boyunca dışkı tahlili yaptırmışlar. Sonunda Finlandiya’daki profesörü “sen orada ziyan oluyorsun” diyerek isyan etmiş ve Türkiye’ye onu almaya gelmiş.
Bana yurtdışında “Everest’in tepesine bayrak diken kadın” gözüyle bakıyorlar, ama bugüne kadar hiçbir Türk yetkilisinden tebrik almadım. Sadece bir kişi, nasıl oldu bilmiyorum, İskandinav Tıp Ödülünü kazandığım zaman, Ziraat Bankası eski Genel Müdürü bir tebrik kartı gönderdi ; halâ saklarım diyor bu değerli Türk Bilimkadını…
Yetişmiş beyin gücünün başka diyarlara göçmek zorunda bırakılmadığı, kendi yağımız, kendi şekerimiz ve kendi unumuz ile kendi helvamızı yapabileceğimiz özlediğimiz o Türkiye çooook uzaklarda olmasa gerek...
Brüksel, 29 Nisan 2004
Yakup Yurt
Yakup Yurt
12 Temmuz 2015 Pazar
11 Temmuz 2015 Cumartesi
8 Temmuz 2015 Çarşamba
7 Temmuz 2015 Salı
Kapsül
Gün içinden kedi manzaraları 1
Bugün işyerinin yakınlarından gördüğüm bu sevecen tatlı olanı. Alıp getirdim. Belli bizim hanın kedilerinden değil. Bizim oranın kedicikleri yabani olur insana hiç sokulmazlar çünkü. Bu öyle değil ama,her gördüğünün kucağına atlıyor velet:) karnını doyurdum, elimden geldiği kadar alıştırmaya çalıştım.inşallah yarın tekrar görürüm onu. Çünkü ancak yakınlarda olursa düzenli yemek yiyebilir. Çok zayıf Uysal. Uysal mı, o da ne öyle ? demeyin, Adını Uysal koydum huyundan ötürü. 3-4 aylık sevimli bir erkek. Umarım bahtı açık olur. Umarım tekrar gelir ..
3 Temmuz 2015 Cuma
Yok mu binen
Kaydol:
Yorumlar (Atom)






























