12 Şubat 2011 Cumartesi

Tesla'nın Kutusu

Yok olmadı!! Sevemedim bir türlü bu kitabı. Hatta son zamanlarda bu kadar kötü bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Halbuki ne kadar da çok ilgimi çekmişti Nikola Teslayı tanıma fikri. Ama gel gör ki sonuç tam bir hüsran. Samantha Hunt denen kadın ne kadar kötü bir kitap yazmış arkadaş. Tesla mezarında fır dönüyordur. Böyle kötü bir anlatım, böyle kötü bir kurgu, bu kadar bölük pörçük (bu arada; pörçük nedir ya!) bir kitap arasan bulamazsın!
Sırf kitap uzasın, sayfa tutsun diye abuk subuk karakterler yaratılmış. Kitapta Tesla'dan başka her şey var. Ama o kadar sırıtıyor ki zoraki yazılmış olduğu... Gereksiz bir romanlaştırma çabası kitabı duman etmiş. Ama kitabın roman kısmında da o kadar kötü bir anlatım var ki, kim yazar yapmış bu kadını demeden geçmek imkansız. Dünya sonu bir yazar. Sürekli garip garip tasvirler, benzetmeler.. Ama altını çiziyorum SÜREKLİ!! Kitaptaki tasvirleri, nitelemeleri çıkar, vallaha da billaha da 400 sayfalık kitap 200 sayfaya düşer! 1 sayfa boyunca, new york un tasviri yapılırmı hiç. Ağaçlar şöyle yeşil, bacalardan şu renk duman çıkıyor, bir babane torununa bilmem ne öğretiyor, güneş fingir fingir parıldıyor... Off aralıksız 1 sayfa bunları okuduktan sonra, konu neydi, ben hangi kitabı okuyordum gibi bir durumda kalıyorsunuz.

Yani, dünyanın gelmiş geçmiş en dahi, en değerli bilim adamı diye adlandırılan Nikola Tesla hakkında anca bu kadar anlamsız bir kitap yazılırdı. Adam alternatif akım diye bir şey bulmuş, Edison kansızını çırak çıkarmış, radyoyu icat etmiş. Yok canım Marconi falan değil. O sadece ürünü pazarlamış! Ya adam wireless'in mucidi, var mı daha ötesi. Bugün kablosuz olarak kullandığımız ne varsa hepsinin babası Tesladır. Esas bomba şu dur ki; adam kablosuz elektiriği icad etti. Evet, bugün şehrin her karışında, direklerin tepesinde, yerin altında bulunan kablolardan aldığımız elektiriği, sadece tek bir kaynaktan, 45 km çapındaki her yere yollayabiliyordu. Ama capitalist düzen böyle bir buluşu tabi ki kabullenmedi ve teslayı öğüttü!! Halk sömürülmeli, elektrik şirketleri kazanmalı!! Rivayete göre ışınlanmayı bile bulduğu söylenir. Gülmeyin, adamın ölümü bu yüzden oldu. Amerikan hükümeti çekti fişini! Şimdi, bu kadar malzemesi olan böyle değerli bir adam hakkında bu mudur yazacakların eey samantha hunt!!!

Hiç bu kadar olumsuz bir yazı yazmamıştım daha önce belkide. Ama kitap beni öyle bıktırdı, öyle tiksindirdi, öyle vaktimi aldı ki, anca böyle soğurdu içim.......

9 Şubat 2011 Çarşamba

THE CAPE


The Cape (Pelerin) yeni başlayan bir süper kahraman dizisi. Çok pahalı bir yapım değil, hatta bazı sahneleri öyle çok doyurucu bile değil. Çok ciddi bir konusu da yok. Eee o zaman, nedir bu dizinin olayı, neden yazıyorum ben bu yazıyı ?!!


Pelerini farklı kılan dizinin bir çizgi roman havasında olması. Yaratılan atmosfer, çalan müzikler, bazı replikler, bölüm içlerinin kısım kısım ayrılıp bunlara konu isimleri koyulması etkenlerden bazıları. Amaç, izlerken sanki bir çizgi roman okuyormuş gibi algılatmak, sayfaları kendiniz çeviriyormuşsunuz gibi hissettirmek. Çok sıcak bir havası var dizinin. Sevdim ben. Çizgi roman okumayı seviyorsanız sizde beğeneceksiniz....

8 Şubat 2011 Salı

MARİZA

Fado müziğinin divası geçenlerde türkiyedeydi, iş sanat etkinlikleri kapsamında.

Mozambikli bir anne ve Portekizli bir babanın mamülü olan Mariza yaptığı iş ile ilgili şunları söylemiş; "Fado yalnızca bir müzik değil, bir histir. Üzücü değil melankoliktir. Ben bu müziği seçmedim, bu benim kaderimdi"


İnanılmaz farklı ve yoğun parçaları var. Frekansı yakalayanların benim gibi hastası olacağına eminim..


3 Şubat 2011 Perşembe

AGORA - FİLM -


2009 yapımı bir film olan Agora, 4. yüzyılın sonlarında İskenderiye de (mısır) geçiyor. Şu anda ayaklanmaların, büyük olayların olduğu (hüsnü)Mübarek! yer İskenderiyenin M.S.391 yılındaki halini izlemek çok değişik bir duygu oldu benim için. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki; o zamandan bu zamana değişen hiç bir şey yok! Aradan onlarca asır geçti ama yine insanlar sokaklarda birbirleriyle didişiyorlar. 4. yüzyılda ve şuanda  iskenderiyede ki meydanı gözümün önüne getirdim de şimdi, görüntü nasıl da aynı!


Hikaye tarihe mümkün oldukça sadık kalınarak yazılmış. Tarihi karakter Hypatia rolündeki Rachel Weisz de muhteşem bir oyunculuk çıkarmış.


Paganların, hıristiyanların ve yahudilerin aralarında verdiği savaş ve bu savaş içinde yaşayan tarihin ilk kadın matematikçisi Hypatia'nın hayatı konu alınıyor filmde. Hayatını felsefik olarak yaşayan Hypatia, güzelliği ve bilgeliği ile herkezin hayranlığını kazanmış ve gök bilimciliği adına kayda geçen önemli çalışmaları olmuştur. Ama ne yazık ki, yaşadığı zamanda kadın olmanın ceremesini çekmek zorunda kalmıştır. Hypatia ile ilgili oldukça doyurucu bir derleme yazıyı da paylaşmadan geçmek olmaz. BURADAN okuyabilirsiniz.

Mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum bu etkileyici filmi. Özellikle meraklılarının bayılacağından eminim. Kaliteli ve gerçekçi bir yapım. Yalnız, hıristiyanların o canım iskenderiye kütüphanesinde yaptığı yıkımı, o el yazmalarını nasıl yaktıklarını görünce içiniz sızlayacak, şimdiden uyarayım! Filmi buradan izleyebilirsiniz...