Bu akşam eve dönerken trafik gene fena patladı.can sıkıntısından ne yapacağımı şaşırdım,açtım telefonun kamerasını eve gidene kadar, çektim. İyi de geldi, çekime başladım trafik açıldı:) kaza olmuş tem'de maddi hasarlı... İşte her akşam işten dönerken kat ettiğim yol budur,taaa ki garaja parkedene kadar..
10 Aralık 2011 Cumartesi
18 Ağustos 2011 Perşembe
Anekdot...
Bugün bir kez daha şahit oldum ki benim aklım bir tuhaf çalışıyor. Başkalarının aklına en son gelecek şey benim aklıma ilk olarak geliyor.. Bu bazen büyük bir avantaj olurken bazende saçmalamama sebeb olmuyor değil yani. Çok basit bir olayda gözümün önündekini görememem de pek çok oluyor..Her olay da komplike bir sorun değil ki ama arkadaş!
Bugün yolda gidiyorum. Her zamanki gibi trafik berbat, 1 ileri 2 geri. Önümdeki arabadaki adam camdan elini çıkardı ve işaret parmağını gök yüzüne doğru kaldırıp,sabit bir şekilde beklemeye başladı. Evet nedir bu durumda akıllara gelen? Benimkini hemen söyliyorum. O 4-5 saniyelik kısa zamanda aklıma sırasıyla gelen 3 yorum şu şekilde;
a) Yukarda Allah var
b) Aa yukarı bak üstümüzden zeplin geçiyor.. Ki ciddi ciddi ön cama uzanıp yukarı baktım (bu aralar fazla bilimkurguda izlemiyorum halbuki)
c) arabam arıza yaptı,çalıştırmaya uğraşıyorum,bir saniye lütfen!
cevap veriyorum doğru seçenek c...
evet evet çok çalışıyorum bu aralar farkındayım......
Bugün yolda gidiyorum. Her zamanki gibi trafik berbat, 1 ileri 2 geri. Önümdeki arabadaki adam camdan elini çıkardı ve işaret parmağını gök yüzüne doğru kaldırıp,sabit bir şekilde beklemeye başladı. Evet nedir bu durumda akıllara gelen? Benimkini hemen söyliyorum. O 4-5 saniyelik kısa zamanda aklıma sırasıyla gelen 3 yorum şu şekilde;
a) Yukarda Allah var
b) Aa yukarı bak üstümüzden zeplin geçiyor.. Ki ciddi ciddi ön cama uzanıp yukarı baktım (bu aralar fazla bilimkurguda izlemiyorum halbuki)
c) arabam arıza yaptı,çalıştırmaya uğraşıyorum,bir saniye lütfen!
cevap veriyorum doğru seçenek c...
evet evet çok çalışıyorum bu aralar farkındayım......
7 Mayıs 2011 Cumartesi
Aşkın Gözyaşları - Sinan Yağmur
Tasavvufi eserler sevenler için kesinlikle okunması gereken bir kitap. Bu bir roman değil Biyografik bir roman. Tebrizli Şems'in doğumundan ölümüne kadar geçenler kendi ağzından aktarılıyor kitapta. Okurken bir tuhaf oluyor insan. Adeta Şems ile konuşuyormuşsunuz gibi çok garip bir his veriyor insana. Yazarın anlatım üslubu da çok değişik.
Uzun uzun Şems ile Mevlana'nın karşılıklı sohbetlerini sanki yanlarında dinliyormuş gibi okuyabilirsiniz. Ama okurken pür dikkat olup bütün benliğinizi vermeniz gereken yerler var ve ben buraları okurken biraz sıkıldım açıkçası..
Şems'in mevlanayı terkettiğinde mevlananın şems'e yazdığı mektupları pek anlayamadım ama ben. Yani ne bileyim bir insan sevdiği kıza yada erkeğe nasıl yanık yanık şeyler yazarsa aynı şekilde yazılmış bunlarda. Çiçekler, böcekler, canımlar, cicimler... Bu mektupları Yaradan'a bağlayan, Allah ile alakalı bir şey yoktu içlerinde. Gayet duygusal aşk mektupları idi. Çözemedim ben bu işleri, benim içimin fesadlığındandır belki ama durum budur yani. İkisinin bir olup Allah'a yönelmesinin yanında bunlarda var..
Kitapta yazan cümlelerden bazılarını mutlaka yazmam lazım. Harika şeyler var çünkü.....
Uzun uzun Şems ile Mevlana'nın karşılıklı sohbetlerini sanki yanlarında dinliyormuş gibi okuyabilirsiniz. Ama okurken pür dikkat olup bütün benliğinizi vermeniz gereken yerler var ve ben buraları okurken biraz sıkıldım açıkçası..
Şems'in mevlanayı terkettiğinde mevlananın şems'e yazdığı mektupları pek anlayamadım ama ben. Yani ne bileyim bir insan sevdiği kıza yada erkeğe nasıl yanık yanık şeyler yazarsa aynı şekilde yazılmış bunlarda. Çiçekler, böcekler, canımlar, cicimler... Bu mektupları Yaradan'a bağlayan, Allah ile alakalı bir şey yoktu içlerinde. Gayet duygusal aşk mektupları idi. Çözemedim ben bu işleri, benim içimin fesadlığındandır belki ama durum budur yani. İkisinin bir olup Allah'a yönelmesinin yanında bunlarda var..
Kitapta yazan cümlelerden bazılarını mutlaka yazmam lazım. Harika şeyler var çünkü.....
- Şeytan, hayatınızı kolaylaştırıp, ömrünüzü uzatıyorum diye herkesi kandıran, boş vakitlerin tapınak şövalyesi... Herkesi dumansız ateşine çağıran ihtişamlı cüce. Ateşli kelimelerin şehvetli oyuncusu. İnsana emanet edilmiş olan cennet hayalini kıskanan ihtiraslı yılan. Aşkı bir türlü okuyamayan kör deccal.
- -----------------------------------------------------------------------------------------------------
- O, ne Arş'a ''Ey Levham''; ne Cennet'e ''Ey Cennetim''; ne Ateş'e ''Ey Ateşim'' dedi. Asilere, ''Ey Kullarım'' dedi. Bu sana yeter bir övünçtür.... Kıyamet günü ''bedenim,bedenim!'' diyeceksin. Hz. Muhammed ''ümmetim, ümmetim!'' diyecek. Cennet ''hissem, hissem!'' diyecek. Cehennem ''payım, payım!'' diyecek. Rabbu'l-İzzet, ''kulum, kulum!'' diyecek.
- -----------------------------------------------------------------------------------------------------
- Herkeste yedi tane ruh vardır. Ruh-u madeni, ruh-u nebati, ruh-u hayvani, ruh-u insani, ruh-u meleki, ruh-u sır ve ruh-u sırrı-us sır. Rüyadaki semboller bağlı oldukları ruh seviyesine, onları kavrayan ruha ve gören kişiye göre farklılık gösterirler. Sultan, köleyle aynı rüyayı görebilir, fakat anlamları farklıdır.
- -----------------------------------------------------------------------------------------------------
- Şeytan kıyamet zamanına kadar bütün insanları kandırıp saptırmaya çalışacağını söyledi. ''Önlerinde, arkalarında, sağlarında ve sollarında olacağım'' dedi.... Allah buna izin verdi; fakat şöyle buyurdu: ''Senin bütün takipçilerini cehenneme atacağım ve Ben de kullarıma altlarından ve üstlerinden tecelli edeceğim.'' Gördüğünüz gibi şeytan dört yönü alarak üstümüzü ve altımızı Allah'a bıraktı. İşte bu yüzden dua ederken ellerimizi havaya kaldırırız ve secde ederken başımız yere bakar...
6 Mayıs 2011 Cuma
Ne Okudum: Agatha Christie Kronolojisi
Ne Okudum: Agatha Christie Kronolojisi: "1920- Ölüm Sessiz Geldi - The Mysterious Affair at Styles 1922- Gizli Düşman - The Secret Adversary 1923- Dersimiz Cinayet - Murder on ..."
25 Nisan 2011 Pazartesi
ARI KOVANINA ÇOMAK SOKAN KIZ - STIEG LARSSON
Serinin 3. ve son kitabını okumam biraz fazla zaman alsada bitirdim nihayet. Sedanın kulakları çınlasın:) Ama dediği kadar varmış gerçektende. Serinin en iyi kitabıydı desem Millenium III için belkide çok abartmış olmam. Gerçi aslı biraz mırın kırın ediyordu okurken ama ben çok beğendim yinede.
Uzun bir kitap, yaklaşık 850 sayfa. Ama neredeyse hiç boş sayfası yok. Her anı dolu dolu ve heyecan bir an bile düşmüyor hikayede. Diğer 2 kitap gibi bu da mükemmel şekilde kurgulanmış ve her ayrıntı ince ince belirtilmişti. Yazarın en büyün özelliği zaten bu araştırmacı ve detaycı tarafı.
Kahvenin yine dibine vurdular bu kitaptada. Dibini görmeyen sevdiğini görmesin hesabı:)
Seriyi hiç okumayanlar için zaten konusunu anlatmam pek bir anlam ifade etmez. İlk 2 kitabı okuyup bunu bekletenler içinse sakıncalı olabilir! Çünkü kitap 2. nin kaldığı yerden başlayıp son sürat devam ediyor.
Kitabın sonunuda çok güzel bağlamış Larsson. Hiç bir soru işareti kalmıyor aklınızda. Ve bir sonraki kitaba devretmeyi düşünerek ucunu açık bırakmamış..
Lisbeth'i bir daha okuyamayacak olmak gerçektende üzüyor insanı. Filmleri de fena olmasa da kitap kadar tat vermiyor malesef.
HOŞÇAKAL LISBETH SALANDER ...
Uzun bir kitap, yaklaşık 850 sayfa. Ama neredeyse hiç boş sayfası yok. Her anı dolu dolu ve heyecan bir an bile düşmüyor hikayede. Diğer 2 kitap gibi bu da mükemmel şekilde kurgulanmış ve her ayrıntı ince ince belirtilmişti. Yazarın en büyün özelliği zaten bu araştırmacı ve detaycı tarafı.
Kahvenin yine dibine vurdular bu kitaptada. Dibini görmeyen sevdiğini görmesin hesabı:)
Seriyi hiç okumayanlar için zaten konusunu anlatmam pek bir anlam ifade etmez. İlk 2 kitabı okuyup bunu bekletenler içinse sakıncalı olabilir! Çünkü kitap 2. nin kaldığı yerden başlayıp son sürat devam ediyor.
Kitabın sonunuda çok güzel bağlamış Larsson. Hiç bir soru işareti kalmıyor aklınızda. Ve bir sonraki kitaba devretmeyi düşünerek ucunu açık bırakmamış..
Lisbeth'i bir daha okuyamayacak olmak gerçektende üzüyor insanı. Filmleri de fena olmasa da kitap kadar tat vermiyor malesef.
HOŞÇAKAL LISBETH SALANDER ...
27 Mart 2011 Pazar
PRENSESİN UYKUSU - ÇAĞAN IRMAK
2010'un sonlarına doğru vizyona giren bir Çağan Irmak filmi Prensesin Uykusu. Yandaki afişte filmin oyuncularının resimlerini ve isimlerini görüyorsunuz zaten. Filmin fragmanını ise resmi sitesinden izleyebilirsiniz.
Çağan Irmak adına yakışır kaliteli ve hoş bir film yapmış yine. İnanılmaz pozitif bir film. Melankoli yada aşırı dram yok. Bittiğinde kendinizi gayet rahat ve mutlu hissediyorsunuz.
Konusu kısaca şöyle; iki arkadaşın yaşadığı evin üst katına bir anne ve minik kızı taşınır. Kısa bir süre sonra küçük kız bir kaza sonucu komaya girer. Kızın günlüğünde yazan 3 dileğini yerine getirmeye çalışan 2 kafadar ve bu süreçte gerçekleşen olaylar anlatılıyor filmde.
En çok hoşuma giden de filmdeki animasyon görüntüler oldu. Bir anda karşınızda bir canavar yada bir ahtapot görebilirsiniz. Hikayenin belli kısımları ise çizgi animasyon ile anlatılmış. Mesela filmin kahramanının çocukluğunda başından geçmiş bir olayı bize çizgi film kıvamında izlettiriyor çağan ırmak. Ama çizimler o kadar kaliteli ve gerçeklerine benziyor ki, resmen hayran kaldım, büyük bir zevkle izledim. Aynı şekilde diğer fantastik animasyonlarda çok çok kaliteli idi.
Baş rol oyuncusu Çağlar Çorumlu harika bir oyunculuk çıkarmış, bu hikayeye başka adam olmazmış dedirtecek kadar hemde. Sürekli gülen birisini düşünün. Bazen kızıyorlar adama bu kadar ciddi bir olayda bile nasıl gülüyorsun sen diye.. Cevap aynen şöyle; gülmüyorum ben yüzümün yapısı böyle:)
Hikayenin konusu içinde ünlü müzik grubu REDD'de önemli bir yer tutuyor. Film için özel yaptıkları soundtrack parçalarını söylüyorlar ve kendileri de filme oyuncu olarak dahil oluyorlar.. Son olarak Genco Erkal'ı da çok beğendiğimi söyleyeyim, harika oynamış..
Çağan Irmak adına yakışır kaliteli ve hoş bir film yapmış yine. İnanılmaz pozitif bir film. Melankoli yada aşırı dram yok. Bittiğinde kendinizi gayet rahat ve mutlu hissediyorsunuz.
Konusu kısaca şöyle; iki arkadaşın yaşadığı evin üst katına bir anne ve minik kızı taşınır. Kısa bir süre sonra küçük kız bir kaza sonucu komaya girer. Kızın günlüğünde yazan 3 dileğini yerine getirmeye çalışan 2 kafadar ve bu süreçte gerçekleşen olaylar anlatılıyor filmde.
En çok hoşuma giden de filmdeki animasyon görüntüler oldu. Bir anda karşınızda bir canavar yada bir ahtapot görebilirsiniz. Hikayenin belli kısımları ise çizgi animasyon ile anlatılmış. Mesela filmin kahramanının çocukluğunda başından geçmiş bir olayı bize çizgi film kıvamında izlettiriyor çağan ırmak. Ama çizimler o kadar kaliteli ve gerçeklerine benziyor ki, resmen hayran kaldım, büyük bir zevkle izledim. Aynı şekilde diğer fantastik animasyonlarda çok çok kaliteli idi.
Baş rol oyuncusu Çağlar Çorumlu harika bir oyunculuk çıkarmış, bu hikayeye başka adam olmazmış dedirtecek kadar hemde. Sürekli gülen birisini düşünün. Bazen kızıyorlar adama bu kadar ciddi bir olayda bile nasıl gülüyorsun sen diye.. Cevap aynen şöyle; gülmüyorum ben yüzümün yapısı böyle:)
Hikayenin konusu içinde ünlü müzik grubu REDD'de önemli bir yer tutuyor. Film için özel yaptıkları soundtrack parçalarını söylüyorlar ve kendileri de filme oyuncu olarak dahil oluyorlar.. Son olarak Genco Erkal'ı da çok beğendiğimi söyleyeyim, harika oynamış..
18 Mart 2011 Cuma
Adapazarı-Serdivan-özkaradeniz pidecisi
Perşembe günü öğle vakti iş dolayısıyla Adapazarına gittim. Körfezden geçerken sevgili arkadaşım Denize de selam yolladım arabadan:)) Tem'den giderken körfezin fotoğrafını da çektim ama araba hareket halinde olduğundan bir tuhaf çıktı fotoğraflar :/ Olsun ama yinede yayınlayayım ben.
SPOILER : Aç olan bundan sonrasını okumasın:)
İşlerimi bitirdikten sonra, dönerken Sakarya'nın biraz dışındaki Serdivan ilçesinde MUH-TE-ŞEM bir pideciye uğradık. Vay arkadaş, ben böyle bir kavurmalı pide yemedim! Nasıl lezzetli, nasıl hafif, nasıl çıtır anlatamam. O et öyle bir lezzetli ve hafifki löp löp gidiyor mideye sorgusuz sualsiz. Yanında da süper bir yayık ayranı! Eeee tabiki pide öncesi açılışı mıhlama ile yaptım. Yağının ve peynirinin tadı eşsizdi. Zaten Karadenizden, memleketlerinden özel olarak getiriyorlarmış bütün malzemeleri. İstanbulda bir çok yerde yedim bu mıhlamayı ama burdaki gibi güzelini, kıvamı yerinde olanını hiç yemedim. Yanında da mısır ekmeği getiriyorlar. Daha güzeli herhalde Kardenizde yerinde vardır, o da belki;) Eğer ki Serdivan, Sakarya yakınlarına yolunuz düşerse mutlaka Öz Karadeniz pide salonuna uğrayın. Çok güzel, ferah bir mekanı var..
![]() |
| Mıhlama |
![]() |
| kavurmalı pide |
![]() |
| öz karadeniz pidecisi |
17 Mart 2011 Perşembe
KUTSAL MECLİS - Ted Dekker
Kitap kulübümüzün mart ayı kitabıydı ''Kutsal Meclis''. Oldukça değişik bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Özellikle yazarın anlatım ve düşünce tarzı çok sıra dışıydı, belli bir noktaya kadar!
Kitap, Daniel adındaki davranış bilimleri uzmanı akademisyen bir FBI ajanının saplantı haline getirdiği ''Havva'' diye adlandırılan seri katilin izini sürmesini konu alıyor. Havva her ayın başında aşağı yukarı aynı yaşlarda genç kızları kaçırıp kendine has bir yöntemle, onlara hastalık bulaştırarak öldürmekte, ve 16 ayda 16 kız öldürülmesine rağmen FBI ne Havva'nın kimliğini ne de en ufak bir ip ucu tespit edememiştir. Taa ki Daniel ile Havva arasında kişisel bir bağ kurulana kadar...
Kitabın ilk 100 sayfası inanılmaz heyecanlı başladı.Çok keyif aldım. Bazı kısımlarda oldukça detaylı bir anlatım olmasına rağmen Dekker bunu o kadar akıcı bir dille yazmış ki, en ufak bir tempo düşüklüğü yada hikayeden kopma söz konusu olmadı. Bir yandan hikayenin günümüz zamanında koşturması son sürat devam ederken bir yandan da olayların çıkış noktası ve seri katilin nasıl bu hale geldiğini geçmişten günümüze doğru anlatıyor. Ve bu iki farklı zaman birbiriyle çok iyi harmanlıyor...
SPOILER
Evet, yukarıda yazdıklarım sadece kitabın ilk yarısı için geçerliydi!!! Hikaye belli bir noktadan sonra değişik bir hal almaya başladı, resmen okuduğum kitabın türü değişti. Bir anda kendimi şeytan çıkarma seansının ortasında buldum. Basma kalıp bir exorcism filmi izliyormuşum gibi. Hatta ''kutsal damacana'' filmi aklıma geldi bir ara, gülmeye başladım. Şeytanlar, tavşanlar :) Bu kadar klişeydi işte anlatılanlar.
Daniel'ın öldükten 22 dakika sonra canlanması, sonra üstüne kendi isteğiyle 2 kere daha ölüp 2-3 dakika sonra canlanması oldukça saçmaydı. Sadece kitabın sonunda Lori'nin, Alex'in (Havva'nın) kız kardeşi Jessica çıkmasına çok şaşırdım. Gerçi okurken UCLA dan bir bağlantı kurmuştum ama unuttum gitti sonradan.
Şahane bir polisiye, seri katil hikayesi şeklinde başlayan, ortalara doğru tuhaflaşan ve sonunda da basma kalıp bir şeytan çıkarma seansı ile rezalet bir final yapan, okumasam da olabilecek bir kitap okumuş oldum....
Kitap, Daniel adındaki davranış bilimleri uzmanı akademisyen bir FBI ajanının saplantı haline getirdiği ''Havva'' diye adlandırılan seri katilin izini sürmesini konu alıyor. Havva her ayın başında aşağı yukarı aynı yaşlarda genç kızları kaçırıp kendine has bir yöntemle, onlara hastalık bulaştırarak öldürmekte, ve 16 ayda 16 kız öldürülmesine rağmen FBI ne Havva'nın kimliğini ne de en ufak bir ip ucu tespit edememiştir. Taa ki Daniel ile Havva arasında kişisel bir bağ kurulana kadar...
Kitabın ilk 100 sayfası inanılmaz heyecanlı başladı.Çok keyif aldım. Bazı kısımlarda oldukça detaylı bir anlatım olmasına rağmen Dekker bunu o kadar akıcı bir dille yazmış ki, en ufak bir tempo düşüklüğü yada hikayeden kopma söz konusu olmadı. Bir yandan hikayenin günümüz zamanında koşturması son sürat devam ederken bir yandan da olayların çıkış noktası ve seri katilin nasıl bu hale geldiğini geçmişten günümüze doğru anlatıyor. Ve bu iki farklı zaman birbiriyle çok iyi harmanlıyor...
SPOILER
Evet, yukarıda yazdıklarım sadece kitabın ilk yarısı için geçerliydi!!! Hikaye belli bir noktadan sonra değişik bir hal almaya başladı, resmen okuduğum kitabın türü değişti. Bir anda kendimi şeytan çıkarma seansının ortasında buldum. Basma kalıp bir exorcism filmi izliyormuşum gibi. Hatta ''kutsal damacana'' filmi aklıma geldi bir ara, gülmeye başladım. Şeytanlar, tavşanlar :) Bu kadar klişeydi işte anlatılanlar.
Daniel'ın öldükten 22 dakika sonra canlanması, sonra üstüne kendi isteğiyle 2 kere daha ölüp 2-3 dakika sonra canlanması oldukça saçmaydı. Sadece kitabın sonunda Lori'nin, Alex'in (Havva'nın) kız kardeşi Jessica çıkmasına çok şaşırdım. Gerçi okurken UCLA dan bir bağlantı kurmuştum ama unuttum gitti sonradan.
Şahane bir polisiye, seri katil hikayesi şeklinde başlayan, ortalara doğru tuhaflaşan ve sonunda da basma kalıp bir şeytan çıkarma seansı ile rezalet bir final yapan, okumasam da olabilecek bir kitap okumuş oldum....
9 Mart 2011 Çarşamba
Mart ayında kar yağarsa
İstanbulda pek kar göremediğimizden etrafta biraz beyazlık görünce sevindirik oluyoruz :) E haliyle de belgelemek geliyor insanın içinden bu sayılı günleri :)
3 Mart 2011 Perşembe
Kukla Ustası - Jan Coffey
Bloglarımızın kapatıldığı, düşünce özgürlüğümüzün elimizden alındığı bu günlerde bu kitap kritiğimi kimler okuyabilecek çok merak ediyorum!! Binbir türlü yolla, zahmetle bir şekilde bloğuma erişebildim, buna da şükür. Buradan hazır hala yazabiliyorken türk mahkemelerine, saçma kanunlarına, kararlarına ve ziyan kuruluş digiturk'e bütün iyi dileklerimle çok selam ediyorum!!!! Elbet sende düşersin bizim elimize bir gün!!
Kitaba gelecek olursak; çok ortada, muaallakta bıraktı beni. İyide diyemiyorum, kötüde. Galiba en doğru tabir ''vasat'' olacak. Evet kukla ustası vasat bir kitap. Okurken pek sıkıldığımı söyleyemeyeceğim. Problemsiz olarak okuyabildim. Ama hikaye başında vaad ettiklerini sonradan karşılayamıyor. Çok şeyler umuyorsunuz, kafanızdan kuruyorsunuz, kitap baştan sizi böyle bir yola sevkediyor çünkü. Ama devamında vaadettiklerinin yanında verdiklerinin çok basit kaldığını görebiliyorsunuz. Kitabın 2/3 ünde birden fazla olan kahramanların hayatları anlatıldı, yapılacak eylem için nedenler anlatıldı, haklılık tarafları ortaya kondu. Yani hikayedeki en önemli şey yapılacak bu eylem. Her şey bunun üstüne. Hal böyle olunca, kitap sizi adım adım bu ana hazırlayınca beklentileriniz oldukça yukarılarda oluyor doğal olarak. Bunca hazırlıktan sonra sonuç ise tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Büyük eylem sadece 2 paragraf anlatılarak bitti. Şaka gibi !! SPOILER Yaptıkları tek şey bir banka hesabından kaçak olarak paraları başka hesaplara transfer etmek. Kitabın sonuda tam bir ''happy end'' olmuş. Herkes mutlu, herkes hak ettiğini almış, kötüler cezalarını çekmiş. Uyku öncesi masal gibi olmuş biraz. Kukla Ustası okunabilir bir kitap ama çok fazla beklentiler içine girmemek şartı ile..
Kitaba gelecek olursak; çok ortada, muaallakta bıraktı beni. İyide diyemiyorum, kötüde. Galiba en doğru tabir ''vasat'' olacak. Evet kukla ustası vasat bir kitap. Okurken pek sıkıldığımı söyleyemeyeceğim. Problemsiz olarak okuyabildim. Ama hikaye başında vaad ettiklerini sonradan karşılayamıyor. Çok şeyler umuyorsunuz, kafanızdan kuruyorsunuz, kitap baştan sizi böyle bir yola sevkediyor çünkü. Ama devamında vaadettiklerinin yanında verdiklerinin çok basit kaldığını görebiliyorsunuz. Kitabın 2/3 ünde birden fazla olan kahramanların hayatları anlatıldı, yapılacak eylem için nedenler anlatıldı, haklılık tarafları ortaya kondu. Yani hikayedeki en önemli şey yapılacak bu eylem. Her şey bunun üstüne. Hal böyle olunca, kitap sizi adım adım bu ana hazırlayınca beklentileriniz oldukça yukarılarda oluyor doğal olarak. Bunca hazırlıktan sonra sonuç ise tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Büyük eylem sadece 2 paragraf anlatılarak bitti. Şaka gibi !! SPOILER Yaptıkları tek şey bir banka hesabından kaçak olarak paraları başka hesaplara transfer etmek. Kitabın sonuda tam bir ''happy end'' olmuş. Herkes mutlu, herkes hak ettiğini almış, kötüler cezalarını çekmiş. Uyku öncesi masal gibi olmuş biraz. Kukla Ustası okunabilir bir kitap ama çok fazla beklentiler içine girmemek şartı ile..
12 Şubat 2011 Cumartesi
Tesla'nın Kutusu
Yok olmadı!! Sevemedim bir türlü bu kitabı. Hatta son zamanlarda bu kadar kötü bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Halbuki ne kadar da çok ilgimi çekmişti Nikola Teslayı tanıma fikri. Ama gel gör ki sonuç tam bir hüsran. Samantha Hunt denen kadın ne kadar kötü bir kitap yazmış arkadaş. Tesla mezarında fır dönüyordur. Böyle kötü bir anlatım, böyle kötü bir kurgu, bu kadar bölük pörçük (bu arada; pörçük nedir ya!) bir kitap arasan bulamazsın!
Sırf kitap uzasın, sayfa tutsun diye abuk subuk karakterler yaratılmış. Kitapta Tesla'dan başka her şey var. Ama o kadar sırıtıyor ki zoraki yazılmış olduğu... Gereksiz bir romanlaştırma çabası kitabı duman etmiş. Ama kitabın roman kısmında da o kadar kötü bir anlatım var ki, kim yazar yapmış bu kadını demeden geçmek imkansız. Dünya sonu bir yazar. Sürekli garip garip tasvirler, benzetmeler.. Ama altını çiziyorum SÜREKLİ!! Kitaptaki tasvirleri, nitelemeleri çıkar, vallaha da billaha da 400 sayfalık kitap 200 sayfaya düşer! 1 sayfa boyunca, new york un tasviri yapılırmı hiç. Ağaçlar şöyle yeşil, bacalardan şu renk duman çıkıyor, bir babane torununa bilmem ne öğretiyor, güneş fingir fingir parıldıyor... Off aralıksız 1 sayfa bunları okuduktan sonra, konu neydi, ben hangi kitabı okuyordum gibi bir durumda kalıyorsunuz.
Yani, dünyanın gelmiş geçmiş en dahi, en değerli bilim adamı diye adlandırılan Nikola Tesla hakkında anca bu kadar anlamsız bir kitap yazılırdı. Adam alternatif akım diye bir şey bulmuş, Edison kansızını çırak çıkarmış, radyoyu icat etmiş. Yok canım Marconi falan değil. O sadece ürünü pazarlamış! Ya adam wireless'in mucidi, var mı daha ötesi. Bugün kablosuz olarak kullandığımız ne varsa hepsinin babası Tesladır. Esas bomba şu dur ki; adam kablosuz elektiriği icad etti. Evet, bugün şehrin her karışında, direklerin tepesinde, yerin altında bulunan kablolardan aldığımız elektiriği, sadece tek bir kaynaktan, 45 km çapındaki her yere yollayabiliyordu. Ama capitalist düzen böyle bir buluşu tabi ki kabullenmedi ve teslayı öğüttü!! Halk sömürülmeli, elektrik şirketleri kazanmalı!! Rivayete göre ışınlanmayı bile bulduğu söylenir. Gülmeyin, adamın ölümü bu yüzden oldu. Amerikan hükümeti çekti fişini! Şimdi, bu kadar malzemesi olan böyle değerli bir adam hakkında bu mudur yazacakların eey samantha hunt!!!
Hiç bu kadar olumsuz bir yazı yazmamıştım daha önce belkide. Ama kitap beni öyle bıktırdı, öyle tiksindirdi, öyle vaktimi aldı ki, anca böyle soğurdu içim.......
Sırf kitap uzasın, sayfa tutsun diye abuk subuk karakterler yaratılmış. Kitapta Tesla'dan başka her şey var. Ama o kadar sırıtıyor ki zoraki yazılmış olduğu... Gereksiz bir romanlaştırma çabası kitabı duman etmiş. Ama kitabın roman kısmında da o kadar kötü bir anlatım var ki, kim yazar yapmış bu kadını demeden geçmek imkansız. Dünya sonu bir yazar. Sürekli garip garip tasvirler, benzetmeler.. Ama altını çiziyorum SÜREKLİ!! Kitaptaki tasvirleri, nitelemeleri çıkar, vallaha da billaha da 400 sayfalık kitap 200 sayfaya düşer! 1 sayfa boyunca, new york un tasviri yapılırmı hiç. Ağaçlar şöyle yeşil, bacalardan şu renk duman çıkıyor, bir babane torununa bilmem ne öğretiyor, güneş fingir fingir parıldıyor... Off aralıksız 1 sayfa bunları okuduktan sonra, konu neydi, ben hangi kitabı okuyordum gibi bir durumda kalıyorsunuz.
Yani, dünyanın gelmiş geçmiş en dahi, en değerli bilim adamı diye adlandırılan Nikola Tesla hakkında anca bu kadar anlamsız bir kitap yazılırdı. Adam alternatif akım diye bir şey bulmuş, Edison kansızını çırak çıkarmış, radyoyu icat etmiş. Yok canım Marconi falan değil. O sadece ürünü pazarlamış! Ya adam wireless'in mucidi, var mı daha ötesi. Bugün kablosuz olarak kullandığımız ne varsa hepsinin babası Tesladır. Esas bomba şu dur ki; adam kablosuz elektiriği icad etti. Evet, bugün şehrin her karışında, direklerin tepesinde, yerin altında bulunan kablolardan aldığımız elektiriği, sadece tek bir kaynaktan, 45 km çapındaki her yere yollayabiliyordu. Ama capitalist düzen böyle bir buluşu tabi ki kabullenmedi ve teslayı öğüttü!! Halk sömürülmeli, elektrik şirketleri kazanmalı!! Rivayete göre ışınlanmayı bile bulduğu söylenir. Gülmeyin, adamın ölümü bu yüzden oldu. Amerikan hükümeti çekti fişini! Şimdi, bu kadar malzemesi olan böyle değerli bir adam hakkında bu mudur yazacakların eey samantha hunt!!!
Hiç bu kadar olumsuz bir yazı yazmamıştım daha önce belkide. Ama kitap beni öyle bıktırdı, öyle tiksindirdi, öyle vaktimi aldı ki, anca böyle soğurdu içim.......
9 Şubat 2011 Çarşamba
THE CAPE
The Cape (Pelerin) yeni başlayan bir süper kahraman dizisi. Çok pahalı bir yapım değil, hatta bazı sahneleri öyle çok doyurucu bile değil. Çok ciddi bir konusu da yok. Eee o zaman, nedir bu dizinin olayı, neden yazıyorum ben bu yazıyı ?!!
Pelerini farklı kılan dizinin bir çizgi roman havasında olması. Yaratılan atmosfer, çalan müzikler, bazı replikler, bölüm içlerinin kısım kısım ayrılıp bunlara konu isimleri koyulması etkenlerden bazıları. Amaç, izlerken sanki bir çizgi roman okuyormuş gibi algılatmak, sayfaları kendiniz çeviriyormuşsunuz gibi hissettirmek. Çok sıcak bir havası var dizinin. Sevdim ben. Çizgi roman okumayı seviyorsanız sizde beğeneceksiniz....
8 Şubat 2011 Salı
MARİZA
Fado müziğinin divası geçenlerde türkiyedeydi, iş sanat etkinlikleri kapsamında.
Mozambikli bir anne ve Portekizli bir babanın mamülü olan Mariza yaptığı iş ile ilgili şunları söylemiş; "Fado yalnızca bir müzik değil, bir histir. Üzücü değil melankoliktir. Ben bu müziği seçmedim, bu benim kaderimdi"
İnanılmaz farklı ve yoğun parçaları var. Frekansı yakalayanların benim gibi hastası olacağına eminim..
Mozambikli bir anne ve Portekizli bir babanın mamülü olan Mariza yaptığı iş ile ilgili şunları söylemiş; "Fado yalnızca bir müzik değil, bir histir. Üzücü değil melankoliktir. Ben bu müziği seçmedim, bu benim kaderimdi"
İnanılmaz farklı ve yoğun parçaları var. Frekansı yakalayanların benim gibi hastası olacağına eminim..
3 Şubat 2011 Perşembe
AGORA - FİLM -
2009 yapımı bir film olan Agora, 4. yüzyılın sonlarında İskenderiye de (mısır) geçiyor. Şu anda ayaklanmaların, büyük olayların olduğu (hüsnü)Mübarek! yer İskenderiyenin M.S.391 yılındaki halini izlemek çok değişik bir duygu oldu benim için. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki; o zamandan bu zamana değişen hiç bir şey yok! Aradan onlarca asır geçti ama yine insanlar sokaklarda birbirleriyle didişiyorlar. 4. yüzyılda ve şuanda iskenderiyede ki meydanı gözümün önüne getirdim de şimdi, görüntü nasıl da aynı!
Hikaye tarihe mümkün oldukça sadık kalınarak yazılmış. Tarihi karakter Hypatia rolündeki Rachel Weisz de muhteşem bir oyunculuk çıkarmış.
Paganların, hıristiyanların ve yahudilerin aralarında verdiği savaş ve bu savaş içinde yaşayan tarihin ilk kadın matematikçisi Hypatia'nın hayatı konu alınıyor filmde. Hayatını felsefik olarak yaşayan Hypatia, güzelliği ve bilgeliği ile herkezin hayranlığını kazanmış ve gök bilimciliği adına kayda geçen önemli çalışmaları olmuştur. Ama ne yazık ki, yaşadığı zamanda kadın olmanın ceremesini çekmek zorunda kalmıştır. Hypatia ile ilgili oldukça doyurucu bir derleme yazıyı da paylaşmadan geçmek olmaz. BURADAN okuyabilirsiniz.
Mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum bu etkileyici filmi. Özellikle meraklılarının bayılacağından eminim. Kaliteli ve gerçekçi bir yapım. Yalnız, hıristiyanların o canım iskenderiye kütüphanesinde yaptığı yıkımı, o el yazmalarını nasıl yaktıklarını görünce içiniz sızlayacak, şimdiden uyarayım! Filmi buradan izleyebilirsiniz...
29 Ocak 2011 Cumartesi
YEDİ KARTAL EFSANESİ - Zülfikar'ın Hükmü
Saygın Ersinin ''Yedi Kartal Efsanesi'' adlı üçlemesinde, serinin ilk kitabının adı ''Zülfikar'ın Hükmü''. İkinci kitap ''Erbain Fırtınası'', üçüncü kitap ise ''Ateş ve Bedel''.
Serinin ilk iki kitabı yayınlanmış durumda, son kitap ateş ve bedelin ise ne zaman çıkacağı tam bir muamma. Yazara göre eli kulağında. Bakalım göreceğiz zamanla. Umarım 3. kitapta bir an önce çıkar.
Yani ben bu kitabın güzel bir kitap olduğunu tahmin ediyordum ama, bu kadar mükemmel, bu kadar tempolu, bu kadar çok yönlü, bu kadar zengin, şaahane bir kitap olmasını inanın hiiç beklemiyordum. Çok şaşırttı, çok mutlu etti bu kitap beni.
Elimden geldiği kadar spoiler vermeden ufak ufak anlatmaya, kitap hakkında ip uçları vermeye gayret göstereceğim...
Kitabın öyle güzel bir giriş bölümü var ki, yaklaşık 15 sayfası masal tadında. Hemen kitabın başından birkaç cümle yazayım, daha iyi anlaşılır.
''Rivayet olunur ki, kadim zamanlarda büyü denilen kudret cennetin ve cehennemin kapıları ardında kilitliymiş. Zaman yeniymiş, zaman körpeymiş daha. Akıl ve emek hüküm sürmekteymiş yeryüzünde. Toprak işlenmekte, nesiller yürümekteymiş. Topraktan evler, evlerden şehirler, şehirlerden ülkeler kurulmaktaymış. Her iki alem de kıvanç duyarmış eylediklerinden. Lanetlenmişler ise, zamanlarının gelmesini beklerken, öfke, kin ve sabır biriktirirlermiş kuytu köşelerde. Ve o şeytanmış ki bin türlü hilenin mucidi, kara kalpli uşaklarıyla birlikte göndermiş büyüyü yeryüzüne. Büyü güçlüymüş büyü güzelmiş.....'' diye başlıyor kitap ilk paragrafında. Buna karşılık meleklerde kendi sanatlarını yer yüzüne gönderiyorlar ve sanat sahibi asil kanlı mini mini bebeler doğmaya başlıyor. Zaman içinde Lokman Hekim diye sanat sahibi bir zat, diyar diyar dolaşıp kendi gibi sanat sahibi 7 tane çocuk bulup bunları yetiştiriyor ve yediler efsanesi böylece başlamış oluyor. Günümüze kadar kötülüklerle savaşarak, aleme nam salarak geliyorlar. (Hikaye çoğunlukla günümüz istanbul ve ankarasında geçiyor.) Tabi arada ölenler oluyor yedilerden, ama onların yerine yeni çocuklar bulup yetiştiriyorlar ve yediyi hiç bozmuyorlar. Yediler lokman hekimin bulduğu bir iksir sayesinde hiç yaşlanmıyorlar, ancak hain pusularda kalleşçe öldürülebiliyorlardı.
Yediler değişik sanatlara sahipler. Ve şunu da söyleyeyim, aklınıza hemen erkek egemen bir grup gelmesin yediler deyince. Hatun kişilerde var grubun içinde, nerdeyse yarı yarıya. Bunların kimi toprağa hükmediyor, kimi ateşe, kimi rüzgara, kimi insan bedenine, kimi bitkilere. Hepsinin birbirinden ayrı sanatları var. Ben bu kadar anlatıyorum ama merak etmeyin bunların hiç biri spoiler değil. Kitabı elinize aldığınızda ilk bir kaç sayfada zaten bunları öğreniyorsunuz. Kitabın asıl konusu çok farklı!
Hikayede o kadar çok karakter var ki, ve hepsi o kadar birbiriyle uyumlu ki, asla tempo düşmüyor, asla boş şeyler anlatılmıyor. Hep dolu dolu hep merakla okuyorsunuz. Dedim ya, kitap bir ana karaktere bağlı olarak dönmüyor. Buradan zaten yedi kişiler onları ayrı ayrı ele almıştır hükmü çıkmasın, çünkü yediler dışında da bir sürü önemli karakter var, bir sürü önemli topluluk var. Mesela;
İşte bu kadar çeşitli ve nitelikli bir kadroya sahip bu kitap. Hal böyle olunca da, hikayenin bir tek kitaba sığması düşünülemez. Çünkü bu kitabın, bu serinin diğer bir çok seri halindeki kitaplardan, hikayelerden önemli bir farkı var. Diğer seriler kitap sonların da hikayeyi bir şekilde bitirip, diğer kitapta devam eden ana durum ve karakterlerin yanısıra daha farklı bir macera ve olay sunarlar okuyuculara. Bu seri ise kesinlikle seri olsun diye yazılmamış benim görüşüme göre. Hikaye ve karakterler o kadar fazla ki, bir kitapta toplanması çok zor. Bu yüzden ilk kitap heyecanın en dorukta olduğu ve olayların en karmaşık olduğu bir yerde bitiveriyor. İkinci kitap birden bayrağı devralıp kaldığı yerden ve dakikadan devam ediyor... En kısa zamanda ikinci kitap ''Erbain Fırtınasını'' da okuyacağım, inanılmaz meraklardayım zira...
Yazıyı yazdıktan sonra aklıma geldi, bu hikayeden muhteşem bir dizi çıkmaz mı size göre de? Amerikalıların, ingilizlerin yaptığı gibi sağlam bütçeli 45 er dakikadan 12-13 bölümlük en az 3 sezon dizi çıkar bu hikayeden. Neden bizimde bir ''Heroes'' bir ''4400'' bir ''Misfits'' bir ''Sanctuary'' bir ''Merlin'' bir ''True Blood'' gibi yapıtlarımız olmasın. Hiç böyle ciddi bir proje yapılmadı ülkemizde. Bence bu hikaye bu iş için biçilmiş kaftan, ve çok çok ilgi göreceğinden eminim, yeter ki ciddi ve maliyetli bir yapım olsun. Kesinlikle yapımcısına çok kazandırır bu iş. Sponsor bulup ben mi soyunsam bu işe acaba:)) Yalnız dikkatinizi çektiyse film demedim, dizi dedim. Çünkü bunu film yapıp 90-100 dakikaya sığdırmak, hikayeyi katletmek olur. Yada bir ''Harry Potter'' bir ''Twilight'' gibi çok uzun soluklu ve daha çok maliyetli bir seri film de olabilir. Ama dediğim gibi en mantıklısı ve pratiği adam gibi bir dizi yapmak ve tarihe geçmek...
Serinin ilk iki kitabı yayınlanmış durumda, son kitap ateş ve bedelin ise ne zaman çıkacağı tam bir muamma. Yazara göre eli kulağında. Bakalım göreceğiz zamanla. Umarım 3. kitapta bir an önce çıkar.
Yani ben bu kitabın güzel bir kitap olduğunu tahmin ediyordum ama, bu kadar mükemmel, bu kadar tempolu, bu kadar çok yönlü, bu kadar zengin, şaahane bir kitap olmasını inanın hiiç beklemiyordum. Çok şaşırttı, çok mutlu etti bu kitap beni.
Elimden geldiği kadar spoiler vermeden ufak ufak anlatmaya, kitap hakkında ip uçları vermeye gayret göstereceğim...
Kitabın öyle güzel bir giriş bölümü var ki, yaklaşık 15 sayfası masal tadında. Hemen kitabın başından birkaç cümle yazayım, daha iyi anlaşılır.
''Rivayet olunur ki, kadim zamanlarda büyü denilen kudret cennetin ve cehennemin kapıları ardında kilitliymiş. Zaman yeniymiş, zaman körpeymiş daha. Akıl ve emek hüküm sürmekteymiş yeryüzünde. Toprak işlenmekte, nesiller yürümekteymiş. Topraktan evler, evlerden şehirler, şehirlerden ülkeler kurulmaktaymış. Her iki alem de kıvanç duyarmış eylediklerinden. Lanetlenmişler ise, zamanlarının gelmesini beklerken, öfke, kin ve sabır biriktirirlermiş kuytu köşelerde. Ve o şeytanmış ki bin türlü hilenin mucidi, kara kalpli uşaklarıyla birlikte göndermiş büyüyü yeryüzüne. Büyü güçlüymüş büyü güzelmiş.....'' diye başlıyor kitap ilk paragrafında. Buna karşılık meleklerde kendi sanatlarını yer yüzüne gönderiyorlar ve sanat sahibi asil kanlı mini mini bebeler doğmaya başlıyor. Zaman içinde Lokman Hekim diye sanat sahibi bir zat, diyar diyar dolaşıp kendi gibi sanat sahibi 7 tane çocuk bulup bunları yetiştiriyor ve yediler efsanesi böylece başlamış oluyor. Günümüze kadar kötülüklerle savaşarak, aleme nam salarak geliyorlar. (Hikaye çoğunlukla günümüz istanbul ve ankarasında geçiyor.) Tabi arada ölenler oluyor yedilerden, ama onların yerine yeni çocuklar bulup yetiştiriyorlar ve yediyi hiç bozmuyorlar. Yediler lokman hekimin bulduğu bir iksir sayesinde hiç yaşlanmıyorlar, ancak hain pusularda kalleşçe öldürülebiliyorlardı.
Yediler değişik sanatlara sahipler. Ve şunu da söyleyeyim, aklınıza hemen erkek egemen bir grup gelmesin yediler deyince. Hatun kişilerde var grubun içinde, nerdeyse yarı yarıya. Bunların kimi toprağa hükmediyor, kimi ateşe, kimi rüzgara, kimi insan bedenine, kimi bitkilere. Hepsinin birbirinden ayrı sanatları var. Ben bu kadar anlatıyorum ama merak etmeyin bunların hiç biri spoiler değil. Kitabı elinize aldığınızda ilk bir kaç sayfada zaten bunları öğreniyorsunuz. Kitabın asıl konusu çok farklı!
Hikayede o kadar çok karakter var ki, ve hepsi o kadar birbiriyle uyumlu ki, asla tempo düşmüyor, asla boş şeyler anlatılmıyor. Hep dolu dolu hep merakla okuyorsunuz. Dedim ya, kitap bir ana karaktere bağlı olarak dönmüyor. Buradan zaten yedi kişiler onları ayrı ayrı ele almıştır hükmü çıkmasın, çünkü yediler dışında da bir sürü önemli karakter var, bir sürü önemli topluluk var. Mesela;
- Genelkurmayın 12. daire diye çok gizli bir birimi var, bilim dışı gelişmeleri ve varlıkları takip eden, ve direk cumhurbaşkanlığına bağlı çalışan. Bu dairenin 2 subayı da karakterlerin içinde.
- Çok usta ve namlı bir hırsız kız var aynı Lishbeth tarzı.
- Hz. Ali'nin kılıcı, kitaba adını veren Zülfikar ve onun efsanesi ve günümüzde ki konumu var.
- Geceliler var. Vampirler yani. İstanbulda yaşayan geceli aşiretleri, soylu geceli aileleri var.
- Osmanlı zamanından beri geleneklerini ve birimlerini koruyan yeniçerilerin en seçkin kolu olan solaklar var.
- Kapalıçarşının altındaki efsanevi, alimi deli, deliyi alim yapabilecek kadar çok ve sınırsız bilgi içeren Arifan kütüphanesi var. (Hep yabancıların böyle yerleri olacak değil ya, bizim tarihimizin de inanılmaz gizemleri, günümüze kadar ulaşan bilinmedik mekanları var)
- Şarlatan büyük imam var, onun kurduğu ve müritlerinin beynini yıkayarak onları birer katile, tetikçiye, askere dönüştürdüğü, tarikat kisfesi altında ki büyük çetesi var. İmamın, işleri yürüten 2 ana adamı, Behram ve Avukat Behsat Taner var. Bunlarda kitapta oldukça önemli yer tutuyorlar..
İşte bu kadar çeşitli ve nitelikli bir kadroya sahip bu kitap. Hal böyle olunca da, hikayenin bir tek kitaba sığması düşünülemez. Çünkü bu kitabın, bu serinin diğer bir çok seri halindeki kitaplardan, hikayelerden önemli bir farkı var. Diğer seriler kitap sonların da hikayeyi bir şekilde bitirip, diğer kitapta devam eden ana durum ve karakterlerin yanısıra daha farklı bir macera ve olay sunarlar okuyuculara. Bu seri ise kesinlikle seri olsun diye yazılmamış benim görüşüme göre. Hikaye ve karakterler o kadar fazla ki, bir kitapta toplanması çok zor. Bu yüzden ilk kitap heyecanın en dorukta olduğu ve olayların en karmaşık olduğu bir yerde bitiveriyor. İkinci kitap birden bayrağı devralıp kaldığı yerden ve dakikadan devam ediyor... En kısa zamanda ikinci kitap ''Erbain Fırtınasını'' da okuyacağım, inanılmaz meraklardayım zira...
Yazıyı yazdıktan sonra aklıma geldi, bu hikayeden muhteşem bir dizi çıkmaz mı size göre de? Amerikalıların, ingilizlerin yaptığı gibi sağlam bütçeli 45 er dakikadan 12-13 bölümlük en az 3 sezon dizi çıkar bu hikayeden. Neden bizimde bir ''Heroes'' bir ''4400'' bir ''Misfits'' bir ''Sanctuary'' bir ''Merlin'' bir ''True Blood'' gibi yapıtlarımız olmasın. Hiç böyle ciddi bir proje yapılmadı ülkemizde. Bence bu hikaye bu iş için biçilmiş kaftan, ve çok çok ilgi göreceğinden eminim, yeter ki ciddi ve maliyetli bir yapım olsun. Kesinlikle yapımcısına çok kazandırır bu iş. Sponsor bulup ben mi soyunsam bu işe acaba:)) Yalnız dikkatinizi çektiyse film demedim, dizi dedim. Çünkü bunu film yapıp 90-100 dakikaya sığdırmak, hikayeyi katletmek olur. Yada bir ''Harry Potter'' bir ''Twilight'' gibi çok uzun soluklu ve daha çok maliyetli bir seri film de olabilir. Ama dediğim gibi en mantıklısı ve pratiği adam gibi bir dizi yapmak ve tarihe geçmek...
23 Ocak 2011 Pazar
ATEŞLE OYNAYAN KIZ - FİLM -
Nihayet kitaptan sonra filmini de izleyebildim Ateşle Oynayan Kızın... Sedanın kulakları çınlasın .)
Filmi yorumları da dikkate alarak beklentilerimi düşük tutarak izledim.. Söylendiği gibi ilkine oranla biraz daha sönük kalmış. Jenerikleri hariç neredeyse 120 dakikaya varan oldukça uzun bir film. Bence bu sürede kitaptaki hikaye daha güzel aktarılabilirdi. Hikayeyi neredeyse 250. sayfadan başlatmışlar. Lisbeth'in matematik aşkı, dünya seyahati hiç konu edilmemiş, estetik ameliyatı yok sayılmış. Kitaptaki gibi, Lisbeth filmde de silikon yaptırsaydı, o zaman anlardım yapımın ciddiyetini ve kitaba karşı olan hassasiyetini. Aynı zamanda da Noomi Rapace'nin de rolü için yaptığı bu fedakarlıkla oyunculuk ve kariyeri anlamında daha da fazla büyüdüğünü görebilirdik..
Kitabın ana özelliği kendine özgü detayları.. Larsson kitabı resmen detaylar üzerine yazmış. Hikayeyi cazip kılan unsurlardan biride bu. Ama filmde bir çok detay atlandığı gibi, bazıları da gereksiz yere değiştirilmiş. 120 dakika gibi bir zaman içerisinde bunların bir çoğuna değinilebilirdi.
Önce kitabı okuyup sonrada filmi izlemenin dezavantajı da oluyor tabi. Pek mümkün olmamasına rağmen kitapta okuduğunuz bir çok olayı filmde göremeyince hayal kırıklığına uğruyorsunuz.. Bu da diğer bir yönü işin..
Filme imdp'de verilen 6.8 çok doğru bir not. Bence de hakkı 10 üzerinden 6 civarı. Bunun nedeni ise filmin çok temposuz olması. Ben bu hikayeden çok daha fazla tempo ve heyecan beklerdim!! Ama bulamadım malesef.. Yapım ekibi hikayenin hakkını tam anlamıyla verememiş. Bakalım amerikalılar Larsson'un hakkını verebilecekler mi? Merakla bekliyorum..
Son olarak; bu film Lisbeth Salander için her türlü izlenir, pişman olmazsınız..
19 Ocak 2011 Çarşamba
Kürk Mantolu Madonna
Sabahattin Ali bu romanını yada uzun hikayesini 1943 yılında yayınlamış. Gizem ( kitapdelisigizem ) sağolsun, bu kitaptan gerek bloğunda gerek diğer ortamlarda o kadar övgüyle bahsetti ki, ben de öncelikle bu kitabı okumaya karar verdim. İyiki de öyle yapmışım çünkü dediği kadar varmış. Çok farklı bir hikayesi ve net bir anlatım tarzı var. Ben çok beğendim, beğenmenin yanısıra çok da etkilendim. Kitabı okumamış olanlar için detaya girmeden önce şöyle bir özet yapabilirim; Sabahattin Ali'nin yeni girdiği bir işteki çalışma arkadaşı Raif beye ilgisini ve bir takım hadiseler sonucu eline geçen Raif beyin kara kaplı defterinin içinde yazan hikayesini konu alıyor kitap. Çok ezik, pısırık ve korkak biri olan Raif beyin, kafadan kırık ve bir o kadar da değişik bir kişilik olan Maria Puder ile olan münasebetini konu alan çok farklı, dışı başka içi başka dedirtecek bir hikayedir Sabahattin Ali'nin bizlere okuduğu hikaye.. Mutlaka okumanızı öneririm. Kitap başlarda biraz sıkıntılı başladı benim açımdan. İlk 45 sayfa da sıkılmaya yüz tutmuş iken kitabın bundan sonrası çok enteresan bir hal alarak beni esiri ve etkisi altına almayı başardı.. Müthiş farklı bir anlatım dili var ve okurken türk edebi diline ve zarifliğine hayran kalıyorsunuz..
YAZININ BUNDAN SONRASI KİTABI OKUMAYI DÜŞÜNENLER İÇİN SAKINCALI OLABİLİR!!
İlk dikkatimi çeken konulardan biri de Raif efendinin babasıyla ilgili düşünceleriydi..Raif efendi bence babasının kıymetini hiç bilmedi ve ona kafasındaki düşünceleriyle saygısızlık ve nankörlük etti.. Belki büyüme çağında ona çok anlayışlı ve alakadar davranmamış olabilir ama; adam, raif dağa çıkıp eşkiya olma hayalleri kurarken onu okumaya sevketti, istanbullara yolladı, orda da dikiş tutturamayınca almanyaya yolladı, iş öğrensin lisan öğrensin diye, yetmedi sorgusuz sualsiz 2 yıl para yollayıp aylak aylak dolaşmasını sağladı. Yani daha ne yapsın bilmem ki..
Raif beyin yaş kavramı da biraz dikkatimi çekti. Kendi 24-25 yaşında iken 35 yaşındaki kadına yaşlı demesi pek bir abest idi.
Ay isimleri süperdi ama. aralık-kanunuevvel, ekim-teşrinievvel gibi..
Maria Punderin zaman kavramı üzerine düşüncelerini çok radikal ve gerçekçi buldum.kısaca aktarmak isterim;
''Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?'' diye sordum (raif bey)
''Hayır'' dedi (maria), ''senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil; çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması... İnsan ömrü doğumundan ölümüne kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir...''
Ve son olarak aşkla ilgili 2 farklı düşünce aktarmak istiyorum Raif ve Maria'dan;
Raif - ''İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.''
Maria- ''Benim beklediğim aşk başka! O bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka... Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek!''
18 Ocak 2011 Salı
Definitely, Maybe - Kesinlikle, Belki..
Will Hayes 30 yaşında, bir kız çocuk sahibi olan ve boşanmanın eşiğine gelmiş bir babadır. Anne ve babasının hikayesini öğrenmek isteyen küçük Maya, Will’i geçmişe geri döndürecektir. 1992 yılında başlayan ve üç farklı kadınla apayrı bir ilişki yaşadığı bu hikayede, Will sevgililerinin isimlerini Maya’dan özellikle saklar. Böylelikle Maya annesinin Will’in hangi sevgilisi olduğunu tahmin edecektir. Bayan Hayes Will’in kolej aşkı Emily mi, uzun süre dostu olan April mi, yoksa özgür ruhlu idealist gazeteci Summer mıdır?
Adam Brooks'un yazdığı kitaptan gene kendisinin beyaz perdeye uyarladığı ve yönetmenliğini yaptığı 2008 yapımı bir film. Yaklaşık 2 yıl önce izlemiş ve kesinlikle çok çok beğenmiştim. Kalıplaşmış bir senaryosu ve tahmin edilebilir bir sonu YOK! Filmi sonuna kadar bir ''?'' ile izlemek, güzel bir filmin en önemli özelliği olsa gerek!
Şahane bir kurgu, şahane oyunculuklar ve kaliteli bir yapım. Eğer izlemeyen varsa bu filmi, hoşça vakit geçirmek için mükemmel bir seçim...
16 Ocak 2011 Pazar
Hercule'ün On İki Görevi - Agatha Christie
Agatha Christie teyzemin meşhur karakteri Hercule Poirot'un mitolojik olaylarla benzeştirdiği 12 ayrı hikayeden oluşan bir roman. Mesleğinin sonlarında, artık emeklilik planları yapan dedektif Poirot bir arkadaşının anlattıkları üzerine adaşı mitolojik karakter Hercule'ün tarihte bahsi geçen 12 görevine, şu veya bu şekilde benzeyen yada kendisinin benzettiği 12 davayı alıp, çözüme kavuşturması konu alınıyor. On iki ayrı hikayeden oluşmasından dolayı hikayeler son derece yalın, gereksiz detaylardan kaçınan ve fazla uzatmadan sonuca varan şekilde kurgulanmış. Hikayelerin bazıları kolay tahmin edilebilir olsada, anlatım kısa ve öz olduğundan sıkılma durumuda fazla sürmüyor haliyle.
Acı bir gerçeklede karşılaştım okurken; mitojik kahraman Hercule'ün topik olduğunu öğrendim:))) Erkek sevgililer falan! Bundan sonra birine hercule le ilgili bir benzetme yapmadan önce iki kere düşünücem :)))
Polisiye türü okumayı seviyorsanız birde mitoloji ile aranız iyi ise ve hala bu kitabı okumamışsanız, okuyun, pişman olmazsınız...
12 Ocak 2011 Çarşamba
ATEŞLE OYNAYAN KIZ
Kitabın bende bıraktığı derin etki şudur ki; sürekli kahve suyu koyup sandviç hazırlamak istiyorum.)
Stieg Larsson'un yazdığı serinin ikinci kitabı 'Ateşle Oynayan Kız' aynı ilk kitabın karakteristiğini taşımakla beraber, kesinlikle ilkinden daha heyecanlı. Ama bu heyecanı yakalamak için aşmanız gereken 230 sayfalık bir engel var. İlk romanda böyleydi ama bu biraz daha fazla gibi geldi bana. Yani, Larsson bu ilk bölümde kitabın bir nevi temelini atıyor. Ve bütün olayları bu temel üzerinde geliştiriyor. Kitap belkide bu yüzden bu kadar güzel, temeli sağlam, 230 sayfa.) Bu bölümleri, detayları anlamaya çalışarak ve lisbeth'in yeni aldığı evi dekore etmesini takip ederek geçiriyoruz. İşin kaymağını ise 230 dan sonra yemeğe başlıyoruz. Hikaye inanılmaz alevleniyor, ve kitap bitene kadar da hiç temposunu düşürmüyor. Şöyle bir örnek vereyim; ilk 230 sayfayı yaklaşık iki haftada (arada başka kitap okuyup bitirdim bundan bayılınca) ittir ittir okudum, ama kalan 450 sayfayı ise 2 günde okudum. Gerçekten inanılmazdı, müthiş heyecanlı, tempolu.. Kitap resmen elime yapıştı, bırakamadım.. Ve rahmetlinin (larsson) olayları, detayları nasıl temiz organize ettiğini, hikayenin mantığını, düzenini görünce gerçekten hayran kaldım.Sadece yazar değil aynı zamanda da çok iyi bir araştırmacı. Olaylardaki teknik detaylar çok çarpıcıydı.
---BUNDAN SONRASI AĞIR SPOILER İÇEREBİLİR!!---
Gereksiz bir detay gibi görünse de, bende matematikçi olduğumdan dikkatimi çekti, yazmadan edemedim.) Kitabın ilk sayfalarında bir denklem tanımı,özelliği verilmiş. ''Denklemler, bilinmeyenlerinin en yüksek katsayılarına göre sınıflandırılır (derecelendirilir)'' diye yazılmış. Ancak bu pek doğru görünmüyor. Çünkü denklemler, bilinmeyenlerinin en büyük üslerine göre derecelendirilir, katsayılarına göre değil! Bilinmeyenlerin katsayıları, onlarla çarpım durumunda olan sabit sayılardır ve denklem üzerinde her hangi bir karakteristik etkiye sahip değillerdir. Eveet, sıkıcı bilgiler bu kadardı.) Ben yazarın bu kadar bariz bir hata yapacağına inanmadığımdan, bunun dilimize çeviri yapılırken oluşan bir dil uyuşmazlığından kaynaklandığını düşünüyorum..
Bu kitabı bitirdiğim de yazarın öldüğüne daha çok üzüldüm. Çünkü ömrü, 16 kitaplık bir seri olarak planladığı projesinin sadece 3 kitabına yetti ve bizleri bu heyecan dolu serüvenlerden, hayatlardan, garip kişiliklerden, Mikael'den, Lisbeth'den, dünyanın bir ucundaki ülke İsveç'den ve kahve ile sandviçden mahrum bıraktı....
Okurken dikkatimi çeken bir şey oldu ve çok sinir oldum. Sürekli Lisbeth le ilgili büyük felaket diye bir olaydan bahsediliyor ve yazar bunu sır gibi kitabın sonuna saklıyordu. Ama ben en başından beri büyük felaketin ne olduğunu biliyordum! Çünkü serinin ilk kitabının filmini izlemiştim. Ve o filmde sanki çok gerekliymiş gibi Lisbeth'in çocukluğundan 10 saniyelik bir görüntü vardı. Evet, büyük felaketin ta kendisi! Larsson bu olayı bu kadar saklarken, ne ilk ne de ikinci kitapta (sonu hariç) bahsetmezken ve ikinci kitabın finalini bu olay üzerine şekillendirmişken, filmin yapımcılarının yaptığı büyük ahmaklık, yazara ve okuyucuya büyük saygısızlık!!! Okurken daha Zala'nın ismini duyar duymaz o görüntü belirdi aklımda, lisbeth'in arabada yaktığı adamın sahnesi. Bir de Zala'nın gizeminden ve kimsenin onu görmediğinden bahsedildiğinde yanan adamın o olduğunu anladım hemen..
Kitap çok heyecanlı bir yerde bitti. Mikael; tren bozulup, kiralık araba arayıp, harita bulamayıp, yalnış yola sapıp, sarışın devi bağlayıp gelene kadar Lisbeth hakkın rahmetine kavuştu.) Bakalım neler olacak, devamı 3. ve son kitapta......
Stieg Larsson'un yazdığı serinin ikinci kitabı 'Ateşle Oynayan Kız' aynı ilk kitabın karakteristiğini taşımakla beraber, kesinlikle ilkinden daha heyecanlı. Ama bu heyecanı yakalamak için aşmanız gereken 230 sayfalık bir engel var. İlk romanda böyleydi ama bu biraz daha fazla gibi geldi bana. Yani, Larsson bu ilk bölümde kitabın bir nevi temelini atıyor. Ve bütün olayları bu temel üzerinde geliştiriyor. Kitap belkide bu yüzden bu kadar güzel, temeli sağlam, 230 sayfa.) Bu bölümleri, detayları anlamaya çalışarak ve lisbeth'in yeni aldığı evi dekore etmesini takip ederek geçiriyoruz. İşin kaymağını ise 230 dan sonra yemeğe başlıyoruz. Hikaye inanılmaz alevleniyor, ve kitap bitene kadar da hiç temposunu düşürmüyor. Şöyle bir örnek vereyim; ilk 230 sayfayı yaklaşık iki haftada (arada başka kitap okuyup bitirdim bundan bayılınca) ittir ittir okudum, ama kalan 450 sayfayı ise 2 günde okudum. Gerçekten inanılmazdı, müthiş heyecanlı, tempolu.. Kitap resmen elime yapıştı, bırakamadım.. Ve rahmetlinin (larsson) olayları, detayları nasıl temiz organize ettiğini, hikayenin mantığını, düzenini görünce gerçekten hayran kaldım.Sadece yazar değil aynı zamanda da çok iyi bir araştırmacı. Olaylardaki teknik detaylar çok çarpıcıydı.
---BUNDAN SONRASI AĞIR SPOILER İÇEREBİLİR!!---
Gereksiz bir detay gibi görünse de, bende matematikçi olduğumdan dikkatimi çekti, yazmadan edemedim.) Kitabın ilk sayfalarında bir denklem tanımı,özelliği verilmiş. ''Denklemler, bilinmeyenlerinin en yüksek katsayılarına göre sınıflandırılır (derecelendirilir)'' diye yazılmış. Ancak bu pek doğru görünmüyor. Çünkü denklemler, bilinmeyenlerinin en büyük üslerine göre derecelendirilir, katsayılarına göre değil! Bilinmeyenlerin katsayıları, onlarla çarpım durumunda olan sabit sayılardır ve denklem üzerinde her hangi bir karakteristik etkiye sahip değillerdir. Eveet, sıkıcı bilgiler bu kadardı.) Ben yazarın bu kadar bariz bir hata yapacağına inanmadığımdan, bunun dilimize çeviri yapılırken oluşan bir dil uyuşmazlığından kaynaklandığını düşünüyorum..
Bu kitabı bitirdiğim de yazarın öldüğüne daha çok üzüldüm. Çünkü ömrü, 16 kitaplık bir seri olarak planladığı projesinin sadece 3 kitabına yetti ve bizleri bu heyecan dolu serüvenlerden, hayatlardan, garip kişiliklerden, Mikael'den, Lisbeth'den, dünyanın bir ucundaki ülke İsveç'den ve kahve ile sandviçden mahrum bıraktı....
Okurken dikkatimi çeken bir şey oldu ve çok sinir oldum. Sürekli Lisbeth le ilgili büyük felaket diye bir olaydan bahsediliyor ve yazar bunu sır gibi kitabın sonuna saklıyordu. Ama ben en başından beri büyük felaketin ne olduğunu biliyordum! Çünkü serinin ilk kitabının filmini izlemiştim. Ve o filmde sanki çok gerekliymiş gibi Lisbeth'in çocukluğundan 10 saniyelik bir görüntü vardı. Evet, büyük felaketin ta kendisi! Larsson bu olayı bu kadar saklarken, ne ilk ne de ikinci kitapta (sonu hariç) bahsetmezken ve ikinci kitabın finalini bu olay üzerine şekillendirmişken, filmin yapımcılarının yaptığı büyük ahmaklık, yazara ve okuyucuya büyük saygısızlık!!! Okurken daha Zala'nın ismini duyar duymaz o görüntü belirdi aklımda, lisbeth'in arabada yaktığı adamın sahnesi. Bir de Zala'nın gizeminden ve kimsenin onu görmediğinden bahsedildiğinde yanan adamın o olduğunu anladım hemen..
Kitap çok heyecanlı bir yerde bitti. Mikael; tren bozulup, kiralık araba arayıp, harita bulamayıp, yalnış yola sapıp, sarışın devi bağlayıp gelene kadar Lisbeth hakkın rahmetine kavuştu.) Bakalım neler olacak, devamı 3. ve son kitapta......
Etiketler:
ateşle oynayan kız,
Blomkvist,
Lisbeth,
Stieg Larsson
7 Ocak 2011 Cuma
The Invisible Woman - Brazilian cinema
Hayatımda izlediğim ilk brezilya yapımı film, yada en azından şu an hatırladığım ilk brezilya filmi. Film için her hangi bir tanımda bulunamıyorum açıkça söylemek gerekirse. Çünkü çok değişik bir film idi. İzlerken ileriye dönük yaptığım tahminlerin hiç birini tutturamadım. Çekirge bayağı bir sıçradı yani. Kesinlikle ne avrupa ne de amerika sinemasına benziyor. Beğenirsin beğenmezsin ama tamamen şahsına münhasır bir film. İzlerken senaristin kafasının farklı çalıştığını ve filmide bunla bağlantılı olarak daha sıra dışı kurguladığını hemen farkedebilirsiniz. Öyle sümsük bir romantik film yada cıvık bir komedi falan değil asla. Başta da dedim ya, tam tanımlayamıyorum..Sonuç? İzlenebilir, değişik yapıda bir film. Bittiğinde niye izlemişim demedim. Farklı bir tecrube oldu benim için.. Hatta size bi kıyak yapıp linkini de vereyim, isteyen hemen izleyebilir..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








































